BÜYÜK ÇATIŞMA: İFADE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ... / İmaduddin BÂKİ

 
     
  MÜSLÜMANLAR NE YAPMALIYDI?

Şu ara ve son günlerde Batı ile İslam dünyası arasındaki ilişkilerde kriz olarak isimlendirilen şey neden, nasıl ve niçin patlak verdi ve mesele ne şekilde yorumlanabilir.

 

Bugün, İran İslam devriminin yıldönümünde, dünyanın siyasi haritasını etkisi altına alan İran devriminin arifesinde, 1979 yılında patlak veren hakaret krizini hatırlayalım. O günlerde Ittılaat gazetesinde yayınlanan bir makalede, sürgünde yaşayan dinî önder Ayetullah Humeyni’ye hakaret ediliyordu. Bu olay, bölgede büyük bir devrimin kıvılcımını ateşledi. Bu nedenle Batı medyası bu işleri hafife almamalı. İslam Peygamberine yönelik hakaretamiz karikatürlerin yayınlanması üzerine gelişen olaylar, sosyologların 21. yüzyıl, laikliğin egemenliği ve dindarlık çağının sona ereceğine ilişkin öngörüsünü yanlışlıyor. Bu kriz, her ne kadar tarafların siyasi düşmanlıkları, eksiklikleri, hukuki haksızlıkları ve kültürel farklılıklarının bir karışımıysa da insan haklarının bazı kavramları ve onların sosyal alanlarla bağı hakkında büyük bir soruyu da haber veriyor. Kimileri bu krizi tanımlarken Batı ve İslam arasındaki diyalogun sona erdiğini söylüyor, başkaları da “İslam ve Batı arasındaki ayrımın derinleşmesi” olduğunu düşünüyor. (BBC 10 Şubat 2006) Fakat bu maceranın içinde daha karmaşık olgular ve başka gerçekler var.

 

Bu yazı, meseleyi iki bölüm halinde analiz edecektir. Her şeyden önce olan biteni özetlemek gerekiyor. Çünkü olayları kuşatıcı biçimde tasvir etmeksizin mantıklı ve çerçevesi belli bir analize ulaşmak mümkün olamaz.
 

BİR

Olayların başlangıç noktası olan 10 Eylül 2005’te, yani radikal el-Kaide örgütünün, günahsız binlerce kişinin ölümüne yol açan, dünyayı sarsan ve İslamcılığın çirkin görünmesine yol açan New York’taki İkiz Kulelere terörist saldırısının yıldönümünde Danimarka gazetesi Jyllands Posten, İslam Peygamberi hakkında, her biri Hz. Muhammed’i terörizmle irtibatlandıran 12 karikatür yayınladı. Karikatürlerin en tartışmalı olanında, sarığı bir bomba çevresine sarılı ve bombanın üzerinde de “kelime-i şehadet” yazılı bir adam tasvir ediliyordu. Çeşitli ülkelerde bazı Müslümanların sınırlı protestolarının ardından önce İsveç gazetesi Svenska Dagbladet e Norveç gazetesi Magazinet Danimarka gazetesini destekleyerek aynı karikatürleri yayınladı. Bundan sonra protestolar yaygınlaştı ama bu kez Avrupa’da başka gazeteler dayanışma amaçlı olarak karikatürleri kendi gazetelerinde yayınladılar. İtalyan La Stampa, İspanyol El Periodico, Fransız Liberation ve Le Monde, Hırvatistan ve Romanya gazeteleri bunların arasında yeralıyor. Alman Die Welt de, Batı’da ifade özgürlüğü nedeniyle dine sövme hakkı bulunduğuna dayanarak en tahrik edici karikatürlerden birini yayınladı ve şöyle sordu: acaba İslam, mizah ve eleştirinin altından kalkabilecek mi? (BBC, 1 Şubat 2006) Bütün karikatürleri yayınlayan Fransız France Soir gazetesi de şöyle yazdı: “Laik bir toplumda dini tutuculuğun yeri olmadığını göstermek üzere ve bunu hakaret saymadığımız için karikatürleri yayınladık. Bu sayede okuyucular karikatürlerde hakaret bulunmadığını göreceklerdir.” Gazete, Hıristiyanların Tanrısının dilinden şu cümleye yer verdi: şikayet etme Muhammed, daha önce hepimizin karikatürlerini çizdiler!

 

Fransız hükümeti France Soir’in girişimi karşısında basın özgürlüğünü savundu; dinler ve inançların saygın sayılması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Fransa Müslümanları protesto gösterilerine başladı. Protestocu Müslümanlar karikatürlerin tekrar yayınlamasının izahını kabul etmediler ve yukarıda adı geçen gazeteler, Müslümanların öfkesinin büyümesine neden oldular. Protestolar önce Arap ülkelerinde ortaya çıktı. Bu ülkelerin halkları Danimarka mallarını boykot ederek ülkenin ekonomisine ağır bir darbe vurdular. Suudi Arabistan, Danimarka’daki büyükelçisini geri çağırdı ve Libya, Kopenhag büyükelçiliğini kapattı. AB’nin Gazze’deki bürosu silahlı saldırıya uğradı ve saldırıyı düzenleyenler Danimarka ve Norveç’in özür dilemesini talep etti. Afganistan’da üç kişi Norveç askeri karargahına saldırı sırasında hayatını kaybetti. Mısır, Lübnan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Güney Afrika, Yemen, Pakistan, Endonezya, Malezya gibi ülkelerde hükümetlerin ve toplumların protestoları ve gösterileri doruk noktasına ulaştı. Bazı ülkelerde, mesela Suriye ve onun ardından İran’da Danimarka ve Norveç büyükelçilikleri yakıldı.

 

ABD, İngiltere, Danimarka

ABD Dışişleri Bakanlığı, karikatürleri defalarca yayınlayan Avrupa gazetelerini kınadı ve karikatürleri hakaretamiz buldu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı da bu gazeteleri eleştirerek ifade özgürlüğünün hakaret anlamına gelmediğini söyledi. (BBC, 3 Şubat 2006)

 

Danimarka Başbakanı, Danimarka gazetesine destek verip ABD ve İngiltere’ye görüş birliği içinde oldukları için teşekkür ederken dünya Müslümanlarından özür diledi; ülkesinde gazetelerin bağımsız olduğunu ve hükümetin, gazetelerde karikatürlerin yayınlanmasından sorumlu olmadığını söyledi. Başbakan, İslam düşmanı olmadıklarını, aşırılık yanlılarının uygarlıkları çatıştırmak için bu durumdan yararlandıklarını ve sorunun çözümünün şiddette değil, diyalog ta olduğunu sözlerine ekledi. (BBC 7 Şubat 2006)

 

Olayı başlatanların özrü

Krizi çıkartan Jyllands Posten gazetesi, 28 Şubat günü Müslümanlardan özür diledi ve şöyle yazdı: biz, bu 12 karikatürün ılımlı olduğunu düşünüyor ve hakaret içermediğini sanıyorduk. Bu karikatürler Danimarka yasalarına aykırı değil, ama anlaşılan çoğu Müslümanın hassasiyetini yaralamış durumdayız.Bu nedenle özür diliyoruz.

 

France Soir gazetesinin sahibi ise yayın yönetmeninin görevine son verdi. Bu, Fransız meclisinin bazı üyeleri tarafından basın özgürlüğü geleneğine tamamen aykırı bulundu ve gazete çalışanları yayın yönetmeninin işten çıkarılmasını protesto etti.

 

İKİ

Sorunu analiz ederken; hukuk, siyaset ve insan hakları boyutlarında özen gösterilmesi gereken bazı mülahazalar öne sürülüyor. Protestolar esas itibariyle Müslümanların kutsallarına hakaret edildiği fikrine dayanıyor. Öyleyse meseleyi “hakaret” ve “kutsal” bakımından ele almalıyız.

 

1. Hakaret: Hakaret; tahfif, küçümseme ve kişisel tahkire yol açan söz veya davranıştır. Lafzi veya sözlü ihanet, görsel veya pratik hakaret olarak tasnif edilebilir. Bu nedenle bahse konu olan karikatürlerde lafız ve söz yoksa da kavramsal olarak hakaretin kanıtını taşıyorlar.

 

Hakaretin gerçekleşme koşulu: suçun maddi ve manevi unsurunun bulunmasıdır. Dolayısıyla, suçun yukarıdaki üç kısmından biri olan maddi unsur yeterli değildir, hakaret kasdı ve niyeti de (hedef, saik ve karar) bulunmalıdır.

 

Teşhis mercii: hakaretin tanımları onun teşhisi için bir araçsa da hakaretin bütün zamanlar ve mekanlar için kanıtlarını sunmaya güç yetiremez. Bu yüzden İslam fakihleri ve usûl alimleri, hakareti teşhis merciinin örf olduğunu söylerler. Mesela Ayetullah Hoî şöyle der: “Hakaretin mercii, örftür” (Misbahu’l-fekahet, c. 1) Çünkü fakihler (mesela Mekâsib’te Şeyh Ensari) der ki, bazı kelime ve yakıştırmaların kimi bölgelerde sövgü ve hakaret sayılması, kimi yerlerde ise sayılmaması mümkündür. Bu nedenle eğer bir davranış, söz veya resim bir toplumun örfünde hakaret değilken başka bir toplumda hakaret olabilir. Bu toplumların hiçbirinin örfü, bir diğeri için dayanak olamaz. Nitekim Müslümanlar İslam Peygamberi’nin resmini çizmeyi caiz görmezler. Bu nedenle, Mustafa Akkad tarafından yönetilen ve Suudi Arabistan’ın mali desteğiyle çekilen “Muhammed Resulullah (Çağrı)” filminde Hz. Muhammed’in (sav) ve İmam Ali’nin (a) görüntüsüne yer verilmedi. Filmde onların sadece kılıçlarını görüyorduk. Fakat Hıristiyanlar Hz. İsa’nın hayatını anlatan filmde onun görüntülerini yayınladılar. Bu iki ayrı inançtır. Bu bakımdan Müslüman olmayanlar, kendi örflerine bakarak, ifade özgürlüğü adı altında diğer peygamberlerin resimlerini çizmeye de hakları olduğunu düşünebiliyorlar. Gerçi örf bundan da görecelidir; şeriat örfü, dinî örf veya avamın örfü ve havassın örfü bir ve aynı değildir. Nitekim kadim ulemadan merhum Şeyh Saduk ve çağdaş ulemadan merhum Allame Şuşteri “Sehvun’n-nebi” (Peygamberin hatası) isimli kitap yazdıkları halde ulemadan hiç kimse onları Peygambere hakaretle suçlamadı. Yahut merhum Allame Meclisi, “Mir’atu’l-ukul”da (Akılların aynası) ve merhum Mirza Hüseyin Nuri “Faslu’l-hitab fi tahrifi’l-kitab”ta (Kur’an’ın tahrifi hakkında) Kitab’ın tahrifinden söz etmelerine karşın, hen ne kadar bazı Ehl-i Sünnet alimlere Şiiler aleyhinde bahane vermişse de çoğu Şii ulema bu fikre şiddetle karşı oldukları halde bunu hakaret saymadılar. Tabii ki avam örfünde durum farklı biçimde değerlendiriliyor olabilir.

 

Hakaretin anlamı içinde örfün dayanak ve ilke olması; Batılılar ile Müslümanların örfü arasındaki fark gösteriyor ki kültürel görecelilik meselesi en güçlü gerçekliktir. Öyleyse Batılılar kendi kültürel temelleri ve dayanaklarıyla başka toplumları yargılayamazlar. Öte yandan, komplo düşüncesiyle hareket edip sorunu derinlemesine kavramaktan uzakta kendilerini konfor içinde tutamazlar.

 

2. Birinci maddedeki tanım ve izahlar göz önünde bulundurulduğunda Batıdaki gazete sahiplerinin, kendi örflerinde söz konusu karikatürlerin hakaret olmadığını söylemeleri mümkün. Her ne kadar ABD, İngiltere, bazı şahsiyetler ve Avrupa gazeteleri bunu hakaret kabul edip kınamışlarsa da ve belki içlerinden bazılarının hakaret kasdı taşımadığı da söylenebilirse de şu soru yerinde duruyor: günümüz dünyasındaki hukuk düzenlerinde örfün göreceli olduğu ve başka örfler için dayanak oluşturmadığı hesaba katıldığında, Batıda suç kabul edilen ama başka ülkelerin örfünde böyle bir duyarlılık bulunmayan ve suç sayılmayan Yahudi soykırımını inkar etmek neden Batılıların tepki ve öfkesine sebep oluyor da bunu dile getirenleri kara listeye alıyorlar? Varsayalım ki, Yahudi soykırımını inkar suçlamasıyla hapse mahkum olan Roger Garaudy, Ernst Zundel, David Ivring gibi Batılı yazar ve araştırmacıların iddialarından bir bölümü doğru olsa bile ben onlara muhalif olanlarla birlikteyim, ama başka iki nedenle. Birincisi, soykırımın sembolik anlamı nedeniyle. Yahudi soykırımı konusu şiddet karşıtlığının simgesi haline geldiğinden bu kurumu zaafa uğratmamak gerekir. İkincisi, konu işlenen cinayetlerin sayısı değildir. Daha az sayıda Yahudi katledilmiş olsaydı bile cinayet işlenmiş olması gerçeği ortadan kalkmayacak ve nazizm aklanmış olmayacaktı.

 

3. İslam dünyasının zihinsel yapısı mevcut durumlarına uygun olarak biçimlenmiş vaziyette. Buralarda medya ya bütünüyle resmî ya da devletten talimat aldığından Batının bağımsız medyasının tam olarak ne anlama geldiğini yeterince iyi kavrayamıyorlar. Esasen ABD’de devletin gazete, televizyon ve radyo sahibi olması yasaktır. Pek çok Avrupa ülkesinde de devletin basın özgürlüğünü sınırlama yetkisi yoktur. Batıda ve Doğuda basının devletle ilişkisindeki farklılık bir realitedir ve yanlış bir karşılaştırma yaparak onlardaki basının tutumunu devletin tutumu sanmamak gerekir. Doğu ülkelerinde devlet-basın ilişkilerinde var olan zihniyetle onların durumunu değerlendirmek yanlıştır. Fakat Batı medyasının yakışıksız girişimlerini önlemek için resmi ve diplomatik ilişkilerden yararlanılabilir.
 

4. Bu satırların sahibinin inancına göre, her biri terörizmle ilişki kurarak İslam Peygamberi’ne hakaret içeren karikatürlerin muhtevasına bakıldığında belki İslam dünyasında halkların, hatta aydınların doruğa ulaşan tepkileri bir yere kadar terörizme karşı çıkma olarak da telakki edilebilir. Zira onlar terörizmi o kadar kabul edilemez ve çirkin bulmuşlardır ki, Peygamberlerinin terörizmle suçlanması karşısında büyük gösteriler düzenlemektedirler. Fakat gerçek şu ki, son krizde el-Kaide gibi aşırılıkçı örgütler mevcut durumdan yararlanmaya çalıştılar.
 

5. Hakaretamiz karikatürlerin, Hollandalı yönetmenin bıçaklanarak öldürülmesi ve 11 Eylül olaylarının yıldönümüne denk getirilmesi ile bu cinayetlerin İslam ve Allah’ın Peygamberi adına işlenmiş olması göz önünde bulundurulduğunda unutmamak gerekir ki, yukarıdaki hakaretlere ortam hazırlayan, tekfirci ve köktenci grubun şiddet eylemleridir. Bu nedenle büyük Şii mercilerinden biri olan Ayetullah Sistani, 2 Muharrem (1 Şubat 2006) günü yayınladığı bildiride Danimarka gazetesinin İslam Peygamberi’ne hakaretini kınadıktan sonra; “yorumlarla, dini oyuncak yaparak, onu tahrif ederek, tekfir ve terör yolunu kullanarak adalet ve muhabbet dini olan İslam’ın çehresini çirkinleştiren; böylelikle düşmanların ve kin tohumları ekmeye hazır olanların eline bahane verenleri” bu hakaretlerin müsebbibi ilan etti ve kınadı. Sistani, Müslüman özgürlükçülerden ve aydınlardan, Peygamberimize hakaret edilmesini kınamanın ve çirkin görmenin yanı sıra, eylemleriyle İslam dininin yüce ilkeleri ve değerlerini ayaklar altına aldıranlara da karşı çıkmalarını istedi.

 

6. Cezaların şahsiliği ilkesi: Tahran geçici Cuma namazı imamı Ahmed Hatemi, hakaretamiz karikatürlerin Avrupa gazetelerinde yayınlanmasını kınadıktan sonra Müslümanlara dedi ki, “Öfkeniz mukaddestir, ama büyükelçiliklere saldırmamalısınız. İran Dışişleri Bakanlığı da büyükelçiliklere saldırılara reddetmelidir.” Bu tutum, makul ve mantıklıdır. Özellikle de hukukun cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca sadece suçu işleyen kişi, kabahatini telafi etmek üzere cezasının bedelini ödemelidir ve adalet, cezanın başkalarının omzuna yüklenmemesini gerektirir. Cezaların şahsiliği ilkesine riayet edilmezse “Belh’te bir demirci günah işledi / Şuşter’de bakırcının boynunu vurdular” olur. Bundan dolayı bir ülkede bir gazete suç işlediğinde, başka bir ülkede büyükelçilikte bulunan ve belki de o hakaretlere karşı olan birine saldırmamak gerekir.

 

7. Şeriatta evin dokunulmazlığı o denli önemlidir ki, İslam’ın savaş hukukunda da geçtiği gibi, savaş şartlarında eğer bir ülke fethedilirse fatihlerin, sahibinin izni olmaksızın hiçbir eve girmeye hakkı yoktur. Hal böyleyken nasıl olur da, ülkelerin toprağı sayılan ve içinde insanların çalışıp yaşadığı büyükelçiliklere, savaş şartlarında bile hücum etmek caiz değilken üstelik barış ortamında saldırılabiliyor da yakıp yıkılıyor. İslam Cumhuriyeti’nin kanunlarına göre ve resmi makamların yaptıkları açıklamalara bakılırsa hükümet de bu eylemlere muhaliftir.

 

8. Son olay, insan haklarının büyük çatışmalarından birini bir kez daha ortaya koydu. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, konuyla ilgili yayınladığı bildiride şu soruyu sordu: “umulur ki karikatür macerası en azından bir sorunun cevabını bulmaya yardımcı olur: çoğu kişinin paha biçilmez bulduğu ifade özgürlüğü ile bireylerin derin inançlarına saygı nasıl uzlaştırılabilir?” İfade özgürlüğü ile inanç özgürlüğü arasında ince bir çizgi var. Bu ikisi kimi yerde birbiriyle çatışabiliyor. İnanç özgürlüğü tüm dinlere, inançlara ve mezheplere saygı gösterme ve hiçbirini yasaklamama veya tahkir etmeme anlamına geliyor. Fakat ifade özgürlüğü, başkalarının inanç özgürlüğünü sınırlayabilir mi ve onu hakaret sayabilir mi?

 

9. İslam düşüncesi açısından, inanç özgürlüğü olmakla birlikte ve tevhid dışı inançlar batıl sayılmasına rağmen hiç  kimsenin başka bir inanca hakaret etme ve onu aşağılama hakkı yoktur. İslam fıkhında, diğer fırkaların ve mezheplerin kutsallarına hakaret, onlar batıl ve sapkın bile olsalar caiz değildir. Hakareti teşhisin mercii örf olduğuna ve bir söz bir toplumda hakaret sayılırken başka bir toplumun örfünde hakaret sayılmayabileceğine göre kutsallar da milletlerin örfüne tabidir. Bir halk için bir şey kutsal olabilecekken o şey başka bir toplumda kutsal sayılmayabilir. Buna rağmen biz, bir şey bizim için kutsal değil diye onu kutsal saymamazlık yapamayız. Kur’an’da geçtiği gibi en büyük günah şirktir ve affedilmeyen tek günahtır. (Nisa 48) İslam’ın varlık felsefesi şirkten uzak durma üzerine kurulu olmasına rağmen yine Kur’an’da açıkça şöyle denir: “Allah’tan başka taptıklarına sövmeyin ki onlar da cahillik edip düşmanlıkla sizin Allah’ınıza sövmesinler.” (En’am 108) Müfessirlerin çoğu bu ayeti şöyle tercüme ederler: müşriklere, müşriklerin tanrılarına veya putlarına ve kutsallarına hakaret etmeyin... Allame Tabatabai’nin ifadesiyle, eğer başkalarının kutsallarına hakaret ederseniz insan içgüdüsel olarak kendi kutsalını koruyacak ve karşılık verecektir. (el-Mizan, c. 7, s. 434)

 

Önceki ayette, Allah’tan başka hiçbir tanrı olmadığı ve müşriklerden yüz çevirmek gerektiği söylenmesine (En’am 107) ve inançları tamamen batıl kabul edilmesine rağmen bunun ardından, onların inançlarına ve kendilerine hakaret edilmemesi ve sövülmemesi isteniyor. İlginç olan, burada ifade özgürlüğü ve inanç özgürlüğünün bir arada sağlanmış bulunmasıdır. Müşriklere saygı duyulması ve hakaretin yasaklanmasıyla ilgili ayet Allah’ın şu buyruğundan sonra geliyor: “Allah isteseydi hepiniz mecburen iman ederdiniz ve hiç kimse de müşrik olmazdı. Ey Peygamber, seni onların davranışlarından sorumlu, onların koruyucusu ve vekili kılmadık. Onları iman etmeye zorlamak senin görevin değil.” (En’am 107)

 

Yine aynı şekilde, temellendirme amaçlı olarak bir akli delil getirir ve şöyle der: kendi kutsallarınızın korunmasını istiyorsanız başkalarının kutsallarına saygı gösterin. Eğer onlara hakaret ederseniz onlar da karşılık vermek isteyeceklerdir. Hakaret, duygusal davranışların ayağa kalkmasına sebep olur ve akılcı davranışları zayıflatır ve baskı altına alır. Sonuçta onlar da bilgi ve akıl yerine, düşmanlık ve kinle sizin tanrınıza hakaret ederler. Kur’an’ın ifadesiyle, başkalarıyla alay etmemeli ve onlara sövmemek gerekir ki onlar da bunu yapmasınlar. İfade özgürlüğü, hakareti ve inanç özgürlüğünü, yani inançlara karşılıklı saygıyı izah edemiyor.

 

10. Burada Batılı devletler ve halklar ile Müslüman devletler ve halklara bir konuyu açıklamak gerekir. Batıda bazı gazete yöneticileri, milyonlarca insanın duygularını yaralayarak İslam Peygamberi’ne hakaret eden karikatürleri yayınlamanın ifade özgürlüğüne aykırı olmadığını söylüyorlar. Fakat kaçamayacağımız soru şudur: Nasıl olur da Batıda Yahudi soykırımını inkar suç sayıldığı ve cezalandırıldığı halde bu konu ifade özgürlüğüne aykırı bulunmaz da (kaldı ki bu satırların sahibine göre Yahudi soykırımı ve Hitler’in cinayetleri yaşanmış bir gerçektir), hepsi kutsal ve saygın olan Peygamberlerden birine hakaretin reva görülmesine karşı çıkmak ifade özgürlüğüne aykırıdır?

 

İslam Peygamberi’ne hakaret karşısında hareketliliğin yaşandığı ve Batı medyasında hakaretin ifade özgürlüğüne aykırı olmadığı iddiasının yükseldiği bugünlerde “Altı Milyon Yahudi Öldürüldü mü?” isimli kitabın yazarı Ernst Zundel yargılanmak üzere Kanada’dan Almanya’ya gönderildi. Zundel, hakaretamiz karikatürlerin yol açtığı krizle eşzamanlı olarak Almanya’da ırkçı nefreti körükleme suçlamasıyla yargılanmaya başladı. Yahudi soykırımını yok saymak cinayete ortak olma suçu sayılıyor ve 5 yıl hapis cezası var. (Radyo Ferda, 20 Kasım 1984)

 

11. İslam ülkeleri için de bir hatırlatma yapmak zorundayım. Kuşkusuz İslam Peygamberi’ne ve herhangi bir peygambere hakaret hem günah, hem suç, hem de insan haklarına aykırıdır. Fakat Müslümanlar, bütün kutsallara hakaret karşısında tepki verseler rüzgar onlardan yana eser, hatta dünya bile şimdikinden çok farklı hale gelir. Müslümanlar başka pek çok hakaret karşısında neden ayağa kalkmıyor? Neden çok daha zarar verici hakaretler karşısında ya zımnen kabullenerek, ya sessiz kalarak, ya da kayıtsız davranarak yanından geçip gidiyorlar? Dayanaksız bazı hac ritüelleri bu konular cümlesindendir. Ama daha geniş bir alanda, Şehid Mutahhari’nin deyişiyle, “özgürlük, bilim ve barış” da beşeri kutsalların bir parçasıdır. O, beşeriyetin kutsallarından biri olarak özgürlüğü savunmayı hak ve vacip sayıyordu. (Peygamberimizin Hayatı, s. 249-250; Cihad s. 42, Mehdi’nin Kıyamı ve Devrim s. 45-46, Fıtrat 74 ve devamı)
 

İslam Peygamberi’ne hakaret eden karikatürlere karşı tepkilerin doğru biçimde ortaya konduğu pek çok İslam ülkesinde özgürlük gibi İslam’ın da, insanlığın da kutsalı olan bir değer, sadece bir kere değil, her gün her dakika ayaklar altına alınıyorken neden sessiz kalınıyor da ayaklanılmıyor? Eğer bu konuda da gayretlerini gösterseler İslam dünyası birçok sıkıntıdan ve geri kalmışlıktan kurtulur, Batı karşısında farklı bir yere kavuşur.

 

12. Sükûnet: Müslümanların hakarete itiraz etmekle görevlerini yerine getirdikleri bugün Allah’ın emrine uymalı; diyalog anlamına gelecek sükûnet, vakar ve güzel mücadelenin yolunu tutmalıdırlar. Allah, Peygamberine, “Müşrikler sana boş sözler söylerlerse onlara anlayış ve büyüklük göstererek yoluna devam et” (Furkan 72) Başka bir yerde de yine şöyle denir: “Bu cahil topluluk sana yakışıksız biçimde hitap ettiğinde selam ve saygıyla cevaplarını ver.” (Furkan 63) Bu nedenledir ki İslam Peygamberi hasta ziyaretine giderken geçtiği yolda her defasında başından aşağı toprak döktükleri halde, öylece yürür giderdi. İmam Ali, halife olmasına rağmen bir Harici’nin şiddetli hakaretleri karşısında; “Allah seni kahretsin” diye bağırdığı, sokakta, mescid de ona sövdüğü halde aldırışsız davranırdı.

 

Eğer başından beri bir Avrupa mahkemesinde dava açılmış olsaydı iyi hukukçularla Müslümanlar bu meseleyi hukuki yoldan ve daha köklü biçimde çözebilirlerdi. Bu sayede, uluslararası toplumun fikir birliğini sağlayacak şekilde ifade ve inanç özgürlüğü alanında bilimsel ve derinlikli bir tartışma zemini de oluşabilirdi. Hâlâ geç değil. Bu yol kat edilebilir.