HİKMET MI, DİN SAVUNUSU MU? / Bülent SÖNMEZ
23 Bir Sebt günü İsa ekinler arasından geçiyordu. Öğrencileri yolda giderken başakları koparmaya başladılar.24 Ferisiler İsa'ya, «Bak, Sebt günü yapılması yasak olanı neden yapıyorlar?» dediler.25 İsa onlara, «Davut'un, kendisi ve yanındakiler aç ve muhtaç kalınca ne yaptığını hiç okumadınız mı?» diye sordu.26 «Baş kahin Aviyatar'ın zamanında Davut, Tanrı'nın evine girdi, kâhinlerden başkasının yemesi yasak olan adak ekmeklerini yedi ve yanındakilere de verdi.»27 Sonra onlara, «İnsan Sebt günü için değil, Sebt günü insan için yaratıldı» dedi.28 «Bu nedenle İnsanoğlu Sebt gününün de Rabbidir.»
*Bir Sebt günü İsa ekinler arasından geçiyordu. Öğrencileri başakları koparıyor, avuçları içinde ufalayıp yiyorlardı.2 Ferisilerden bazıları, «Sebt günü yapılması yasak olanı neden yapıyorsunuz?» dediler.3 İsa onlara şöyle karşılık verdi: «Davut'un, kendisi ve yanındakiler acıkınca ne yaptığını okumadınız mı? 4 Tanrı'nın evine girdi, kâhinlerden başkasının yemesi yasak olan adak ekmeklerini alıp yedi ve yanındakilere de verdi.» 5 Sonra İsa onlara, «İnsanoğlu Sebt gününün de Rabbidir» dedi
.
6 Bir başka Sebt günü İsa havraya girmiş ders veriyordu. Orada sağ eli sakat bir adam vardı.7 İsa'yı suçlamak için fırsat kollayan din bilginleriyle Ferisiler, Sebt günü hastaları iyileştirecek mi diye O'nu gözlüyorlardı.8 İsa, onların ne düşündüklerini biliyordu. Eli sakat olan adama, «Ayağa kalk, ortaya çık» dedi. O da kalktı, orta yerde durdu.9 İsa onlara, «Size sorayım» dedi, «Kutsal Yasa'ya göre Sebt günü iyilik yapmak mı doğru, kötülük yapmak mı? Can kurtarmak mı doğru, öldürmek mi?»10 Gözlerini hepsinin üzerinde gezdirdikten sonra adama, «Elini uzat» dedi. Adam elini uzattı, eli eskisi gibi sağlam oluverdi. 11 Onlar ise öfkeden deliye döndüler ve aralarında İsa'ya ne yapabileceklerini tartışmaya başladılar.
(Kitab-ı mukaddes-(Matta.12:1-8; Luka.6:1-5)
Hikmet Kavramı
Hikmet; (HKM) den türemiş bir kavramdır. Ha ke me fiilinin mastarıdır; . Hükm, bir güç; karar verme ve egemenlik ifade etmektedir. Hükm kelime anlamı olarak yönetme ve idare etme demektir. Ayrıca Araplar atı gemlemeğe de hükm derler. 2 Demek ki hükmde zaptu rapt altına alma anlamı da vardır. Fiil tef”ıl babına nakledildiğinde hakem tayın etmek demek olur. Hakîm insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözümlemek için seçilen kışıdır. 3 Bu çerçevede hikmet doğru ve isabetli bir karar olarak öne çıkmaktadır. İsabetli olmak doğru/uygun düşünmek ve doğru davranmak olarak da anlaşılmalıdır. Hikmet, bu anlamda karışan ve yerlerinden oynatılan kavramları yerli yerine oturtmaktır. Bu noktada adaleti de içermektedir. Ki hikmetin bir anlamı da adalettir. Hakîm ise isabet eden adaletli davranan kimsedir. Adâlet, her şeyin yerli yerince olması; zıddı olan zulüm ise bir şeyin aslî yerinde değerlendirilmemesi, yerli yerince kabul edilmemesidir.
Kavramı biraz daha açacak olursak “Hikmet kelimesinin kökü olan Ha ke me, düzeltmek maksadıyla menetmek manasınadır. Bu nedenle gem, yular anlamına gelir. “Hakemtü ed-dabbete” hayvanı gemledim, yanı hikmet ile ona engel oldum demektir. “Ahkemtuhu” ise ona bir hikmet (gem) yaptım anlamındadır. Aynı şekilde gemiyi bağladım anlamında “hakemtü essefınete” ve “ahkemtüha”(onu bağladım)şeklinde kullanılmaktadır. Şairin şiirinde; “Ey Beni Hanife sefihlerinize sahip olun (uhkımu.)”4 diye kullanılmıştır. Burada kelime, sahip olmak frenlemek haddi aşmayı önlemek, anlamında ele alınmıştır. Rağıb el İsfehânî ha ke me’nın mastarı olan hikmet kelimesi için akıl ve ilimle hakka uygun düşülmesidir; demiştir. Ayrıca hikmeti Allah’tan gelen ve insandan gelen hikmet diye ikiye ayırmıştır. 5 Allah’ın hikmeti eşyanın bilinmesi ve gayesine uygun olarak sağlamca yaratılmasıdır. İnsanın hikmeti ise mevcudâtın bilinmesi ve hayırlı işlerin yapılmasıdır. Hz. Lokman buna örnektir. Rağıb el İsfehânî hikmeti Kurân’ın tefsiri olarak da görmüştür. “6
Bu tanımlardan çıkacak genel bir sonuç şu şekilde özetlenebîlir; “Kullanım alanlarını göz önünde bulundurduğumuzda hikmet lafzına en uygun düşecek mana “eşyanın ve nesnenin yerli yerine konması veya ışın doğrusu ve özü olmalıdır. Hikmet kelimesi duyulduğunda zihinde çağrışım yapan ve zihne doğru koşan anlam budur. Ayrıca dilimizde hikmet sıfatının “uyanıklık, esneklik ve tecrübe kelimeleriyle buluştuğunu da görüyoruz. Bu bakımdan biz bu özelliklere sahip olan insanı hikmetli insan olarak nitelendiririz. Çünkü uyanıklık, esneklik ve tecrübe bir insanın en isabetli görüşü ortaya koymasına yardımcı olan, onun yanlış adımlar atmasına, yanlış şeyler yapmasına engel olan özelliklerdir. Bu özelliklere sahip olan insan hikmetin yaygın anlamında olduğu gibi eşyayı ve nesneyi yerli yerine koyabilecek olan insandır. Buna göre hikmet kavramını “gerçeğe uygun söz şeklinde anlamamız mümkündür. Çünkü sözün gerçeğe uygun olması da bir yönüyle hakkı yerine koymayı ifade etmektedir. “7 Buradan da anlaşıldığı gibi bir şeye hikmet diyebilmemiz için sabit, değişmez ölçülere dayanması eşyayı, varlığı olduğu gibi yansıtması gerekmektedir. Bu noktada “hikmet neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya yarayan bilgi anlamına (da) kullanılır”8 Ayrıca hikmet “varlıkları en geniş bilgiyle, en iyi şekilde anlama ve kavrama”9 olarak da tarif edilmiştir. Bu yaklaşımlardan anlaşılan ortak sonuç, hikmetin çok yönlü bir anlama ve kavrama süreci sonucunda varılan şaşmaz doğrular olarak anlaşılması gerektiğidir. Bu çerçevede hikmet, zihnî, kalbî ve eylemsel alanda insan ıçın doğru bır anlayış ve yaşayışı ifâde etmektedir.
Din Savunusu,Savunma/savunu (apology) nedir?
Apology özür dileyici bir savunmayı içerir. Haklılığını kanıtlama çabasıdır. Bu var olan bütün dini anlayışları kabul etme ve arkasında durma tavrıdır. Din savunusu dine saldırı eylemine karşı savunmacı bir reflekse işaret eder. Bu refleks irdelemekten çok telkin edici bir tutumdur.
Din savunusu, “din elden gidiyor!” söyleminin dışa vurumunu ortaya koyar. Bu noktada din diye bilinen anlayış mutlaklaştırılır. Herkes bu mutlak anlayışın ya yanındadır, ya da karşısındadır. Din ile dinin yorumu özdeşleştiğinden din savunusuna soyunmuş bir çok hizib ortaya çıkar ve bunların her biri diğerini inkarcı olmakla suçlar. Tekfircilik din savunusu mantığının doğal uzantısıdır aslında.
Din savunusu yenilgi dönemlerinin ürünüdür. Yenilgi dönemleri var olanı muhafaza etmeyi getirir. Dinin global bir evren tasarımından yola çıkan din savunusu tavrı biz ve ötekiler ikileminin sürekli vurgulanmasını ve ümmetçi yaklaşımları öne çıkarır. Ümmetçi ve cemaatçi her yaklaşım da birey bilincini yok etme kapısını açık tutar. Süreç içerisinde birey yok olur. Bireyin olmadığı yerde bireysel şahsiyetten de söz etmek mümkün olmaz. Bireyin yok edildiği bir söylemin hiçbir derde deva olması zaten mümkün olmaz. Her şeyin ümmetin genel maslahatları adına kullanıldığı bir ortama vurgu yapan savunmacı söylem gerçekte ümmetçi ya da global bir toplumcu değil sadece hizipçi olabilecektir. Çünkü savunmacı söylem irdeleyen ve sorgulayan bir söylem değil dayatan ve telkin eden bir söylemdir. Dayatan ve telkin eden her söylem hizipçi ve klikçi olmaktan kurtulamayacaktır. Her hizip kendi anlayışını din diye insanlara dayatacak ve bunu da çoğu kere ümmet adına yapacaktır. Her aykırı yaklaşım fitne çıkarmakla, her farklı çizgi, çizgi dışı olmakla suçlanacaktır. Bu süreçte totaliter bir anlayış egemen olacaktır.
Din savunusu Tanrı adına konuşma eğiliminden de beslenir. Din savunucusu kendisini ilahi bir görevle görevlendirilmiş telakki eder. Bu çerçevede daima dini kendisinin temsil ettiğini düşünür. Bu bağlamda yargılama mahkum etme ve kendine benzemeyeni çizgi dışı ilan etme hakkını da kendinde görür. Tanrısal misyonu nedeniyle herkesin ona benzemesi gerektiğini düşünür. O, Tanrısal misyonu sayesinde hakikatin merkezindedir. Hayatı kavradığı açıya ters düşen her farklılığı din için bir tehdit olarak kabul eder.
Savunmacı ruh yapısı egemen düşünme biçimini mutlak kabul etme tavrını da taşır. Savunulan anlayışı egemen anlayışa uydurma çabası tahrife bile kapı açabilir. Din savunusu eğilimi her din için önemli bir sapmadır aslında.Tahrif de bu sapmanın bir uzantısı olmaktan başka bir şey değildir. Dinin tahrifi sürecine baktığımızda hep bir savunu tavrını görmekten kurtulamayız. Kutsal kitabın tahrifi kimi kere egemen anlayış tarafından benimsenme güdüsüyle gerçekleştirilmiştir.
Din savunusu eğiliminin ayrıca çoğu kere siyasi bir içerik taşıdığı da söylenebilir. Din savunusunun beslendiği ortamı dikkate aldığımızda bu tavrın temelde siyasi bir içerik taşıdığı görülebilir. Din savunusu entelektüel yetersizlik, toplumdaki siyasi ve sosyal kaos,ekonomik yetersizlik,askeri yenilgi gibi etkenlerin bulunduğu ortamlarda boy verir. Böylesi bir yapı toplumdaki olumsuzluklardan şikayete reçeteler önermeyi getirir. Bu da gidişattan memnun olmayanları içe kapanık ve savunmacı yapar. Var olanı muhafaza anlamında muhafazakarlık boy verir. Din savunusu bu noktada dini bir tavrın değil siyasi bir tavrın temsilcisidir. Bu eğilim ise insanların hakikatte buluşmalarının önündeki önemli engellerden biridir.
Bilinçli ya da bilinçsiz bu sapma, kendini yeterli görme duygusu (istiğna) nun da bir tezahürüdür ve her an bir azgınlaşmayı(tuğyan) da beraberinde taşır. Dinden sapmanın en önemli nedenlerinden birisidir din savunusu. Savunu daima yüzeysel ve hamasidir. Bu yüzden köklü bir bilinçten yoksundur. Köklü bir bilince hikmeti arama tavrı ile ulaşılacaktır oysa..
Din savunusu bağlamında Din ve Vahiy
Din insanın Vahiy Tanrının ürünüdür diyor Paul Tillich (*)Din mutlak anlamda iyi olmayabilir ve Tanrı zulmü, kötülüğü destekleyen bir konuma oturtulmuş olabilir. Dinin kutsal çehresi zulme ve kötülüğe aracı kılınabilir. Bu durumda din’e ille de olumlu bir anlam yüklemek mümkün değildir. Burada dinin mutlak hakikatle uyuşan boyutunu aramak gerekmektedir. Bu da din savunusu yapmakla değil hakikati bulma çabası ile mümkün olacaktır: İnsani genel geçer mutlak bir hakikat varsa bu yaklaşım ile ortaya çıkarılabilir ancak. Mutlak hakikate ait her ilkenin insani özde ve hayatta mutlaka bir zemini vardır. Dinin gerçek yüzü de hikmeti arama yoluyla ortaya çıkarılabilecektir ancak.
Din Savunusunun Dini temelleri var mı?
Din savunusu dini bir temelden yoksundur. Hakikat dini anlayışların üstündedir. Hakikat telkin etmeyi değil keşfedilmeyi ortaya çıkarılmayı bekler. Hakikat bütün din savunularının üstünde bir değerdir. Dini metinlerde peygamberler bile birer din savunucusu değil birer uyarıcıdırlar.
Din Savunucuları Bu Görevi Kimden Aldı?
Dindarların kendilerine, mabetlerine, yurtlandıkları yere yönelik fiziki saldırılara karşılık vermeleri bağlamında ele alındığında bu tavrın din savunusu çerçevesinde bir eylem olarak algılanması mümkün değildir. Kimse Tanrı adına konuşma yetkisine sahip olmadığına göre din savunucuları bu görevi hiçbir zaman tanrısal bir makamdan almış olamazlar. Dolayısıyla Tanrı adına konuşan herkes ancak ve ancak temelsiz arzularına yaslanmak durumunda kalacaktır. Tanrı adına konuşanların yaptığı azgınlıkları tarih ortaya koymaktadır.
Sonuç
Dinin olumlu çehresi süreç içerisinde olumsuz işlere aracı kılınmaya başlayabilir.Ve din doğduğu amacın dışına çıkarılabilir.Bu çerçevede hikmeti aramak everensel şaşmaz değerleri aramak tavrı bize dinin asli çehresini yeniden gösterecektir. Son dönem İslam yenilikçilerinin yapmak istedikleri de bu değil miydi? Ama şimdilerde bu yenilikçilerin kendi dönemlerinde ürettikleri anlayışlar dinin temeli olarak algılanmaya başlandı. Bu çabalar ileri götürüleceğine bu çabaların ürünleri sürekli tekrar edilip duruldu.