SİSTEMİN KÜLTÜREL MERKEZİ VE KENARI ARASINDA İSLAM / Ali BULAÇ

 
     
 

ABD'nin Irak'a düzenlediği operasyonun Saddam Hüseyin'in rejimi veya elinde bulundurduğu öne sürülen kitle imha silahlarıyla ilgili olmadığı, bunların birer "zahiri gerekçe" olarak kullanıldığı; özellikle 11 Eylül'den sonra iyice asıl su yüzüne çıkan ABD'nin niyetinin, Irak'ı işgal edip burada uzun yıllar kalmayı düşündüğü ve bu sürede küresel ve bölgesel düzeyde çok köklü değişiklikler yapmayı öngördüğü artık iyice anlaşılmış bulunuyor.


OPERASYONUN KÜLTÜREL BOYUTU


ABD'nin Irak'ı merkez alarak küresel ve bölgesel ölçeklerde başlatmayı amaçladığı operasyonun, Orta Avrupa'dan Çin sınırlarına kadar uzanan geniş coğrafya üzerinde stratejik üstünlük kurmak; Ortadoğu, Hazar Havzası ve Orta Asya'daki enerji kaynakları ve bunlara giden nakil hatlarını kontrol etmek; artık kullanışlı olmaktan.çıkmış politik sistemleri tasfiye etmek ve İsrail'in yayılmacı hedeflerini güvence altına almak gibi boyutları yanında, yeterince üzerinde durulmayan "kültürel boyutu da var. Kültür'ün oynadığı anahtar rolden önce, söz konusu operasyonun genel çerçevesine işaret etmekte yarar var. Stratejik, siyasi ve askeri değişikliğin temel bir harita değişikliğiyle gerçekleştirileceği yönünde kuvvetli belirtiler var. Suudi Arabistan,Suriye ve İran düzenlemenin kapsamı içindedirler. Görünen o ki, şartların sağlayabileceği imkan ve avantajlara göre orta veya uzun vadede Ürdün ve Türkiye de ajandada yer almaktadırlar. Fakat en büyük felaket hiç şüphesiz Filistinlileri beklemektedir.


Eğer gelişmeler şekillenmekte olan niyetlere göre vuku bulacak olursa Irak'ın üç parçaya bölüneceğini söyleyebiliriz. 32. paralelin altında kalan Şiilerin yaşadığı bölge, 32-34 arası Sünni Arapların yoğunlukta olduğu bölge ve Kuzey'de Kürtlerin yaşadığı bölge.


Irak'ın toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracak olan bu bölünmeden en büyük kazancı İsrail'in elde edeceğini söylemek ne kehanettir ne de komplo teorisidir. Ariel Şaron'un kafasında olup bugünkü Amerikan yönetimince de kabule mazhar olan bir görüş olarak karşılanan plana göre, -ki bu eski bir düşüncedir- işgal altındaki bütün Filistinliler Ürdün'e sürülecek, Şiilerin güneydeki özerk bölgelerinin de içinde yer alacağı 34. paralelin altında kalan büyük parça Haşimoğullan'nın yönetimine devredilecektir. Kral Abdullah yanında veliaht Prens Hasan'ın bölünmüş Irak'taki en büyük Arap parçasının başına getirilmesi muhtemeldir. Bu ilk aşamada baş vurulacak bir plan olmasa da zaman içinde düşünülen budur. Yoksa Kral Hüseyin'in ölümünden sonra Prens Hasan'ın yerine Abdullah'ın kral olmasının sebebi bu muydu?


Böylesine dehşet verici bir senaryo Yahudi gözlemciler tarafından da doğrulanmaktadır. İsrailli yazar Uri Avnery, George W. Bush ve Ariel Şaron arasında "simbiotik ve bağımlı bir ilişki"den söz ettikten sonra şunları söylemektedir: "Amerika'nın bölgedeki varlığı, Şaron'a gizli planlarını uygulamada cesaret ve hız verecek. Şaron'un politikalarındaki şiddet, dozunu had safhaya taşıyacak. Şaron kargaşa ve savaşı fırsat bilip yüz binlerce Filistinliyi Ürdün'e sürmeyi planlıyor. Ve bunu yapacak."


Filistinlileri kabul etmesine karşılık Irak'tan büyük bir parçanın Ürdün'e bağlanması projesi gerçekleşinceye kadar Irak'ın basında ya Afganistan'daki gibi Hamid Karzai'nin rolünü oynayacak biri bulunacak -ismi geçenler arasında Ahmet Çelebi şanslı görünüyor-; ya da bizzat işgal kuvvetleri ko­mutanı Amerikalı general inisiyatifi elinde bulunduracaktır.


20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana tarihi Filistin toprakları İsrail'in işgali altındadır. İşgal hiçbir şekilde durmuyor, her yeni aşamada kapsamını genişleterek devam ediyor. Çeşitli anlaşmalarla bugün için Filistinlilere verilen topraklar ancak yüzde 22'dir ki, Filistinliler bunlara da tam sahip olamıyorlar. Sözde "özerk bölge, Filistin devleti" vb. bütün statüler berhava edilerek İsrail ordusu her an operasyon yapıyor, çocukları hedef alıyor, meskun yerleri, evleri bile havaya uçuruyor. Sorun toprak yanında nüfustur. 2,5 milyon Filistinli yarım asırdır mülteci hayatı yaşamaktadır. İsrail ve Filistin de ki nüfus da hesaba katılırsa, tarihi Filistin toprakları üzerinde Yahudi nüfusu azınlığa düşüyor.


İsrail, zaman içinde bütün Filistinlileri kendi topraklarından çıkarmak ve şurada burada yaşayan mültecilerle beraber Filistin nüfusunu Ürdün'de toplamak istiyor. Bu artık gerçekleşmesi büsbütün imkansız gibi görünmeyen planda Kudüs ayrı bir sorundur. Muhtemelen İsrail bu tarihi/kutsal şehri tümüyle egemenliği altına alma peşindedir.lrak sonrası harita değişikliğinde öngörülen ikinci hedef -yakın vadede olmasa bile-zaman içinde Kuzey Irak'ta "bir Kürt devleti"nin kurulmasıdır. Türkiye, İran ve Arap ülkelerinin karşı olduğu böyle bir devlet, hem siyasi, askeri ve ekonomik olarak İsrail'in bir tür himayesi altına girecek, hem de kendisin-den İsrail gibi Batı'nın bölgedeki "ileri karakolu" rolünü oynaması istenecektir.


SEFALETİN RESMİ


Amerika'nın Irak'a karşı başlattığı savaş İslam dünyasının içinde bulunduğu trajik durumu bütün açıklığıyla ortaya koymuş bulunuyor. Önümüzde duran bir "sefaletin resmi"dir bu. "Sefalet" kelimesini salt ekonomik güçsüzlük, kalkınma modellerinin iflası ve yoksulluk şeklinde anlamamak lazım. Eko­nomiyle ilgili iflaslar, çöküntüler ve başarısızlıklar dahil olmak üzere, her alanda ve her konuda utanç verici bir sefalet hali yaşıyoruz. Kısaca İslam dünyasında politik, sosyal ve kültürel bütün modeller çökmüş, iflas etmiş bulunmaktadır.


Amerika'nın İslam alemine karşı takındığı tutum aşağılayıcıdır. Gerçi ABD; Avrupa, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeleri de dinlemiyor, isteklerini onlara empoze etmeye çalışıyor. Ama hiç değilse bu ülkeler onun hesabı içinde yer alan, en azından "ikna edilmesi gereken ülkelerdir.


İslam dünyasının bu çerçevede bile bir değeri yoktur. ABD, İslam dünyasını kolayca manipüle edilecek, hizaya getirilecek nesneler yığını olarak görmektedir. Bütün kavga Müslümanların üzerinde yaşadığı topraklar üzerinde sürüyor. Dünyanın belli başlı güçleri birbirlerine karşı yeni nüfuz alanları ve avantajlar sağlamak isterlerken bu topraklar üzerinde bir tür düello yapıyorlar. Buraya hakim olan dünya üzerinde de hakimiyet kurar. Müslümanlar kendi topraklarına sahip çıkamıyor. Çünkü büyük ölçüde kendilerine karşı özgüvenlerini yitirmiş, yönlerini şaşırmış bulunuyorlar.


ABD, İslam ülkelerini var olan potansiyellerine ve bu potansiyellerden umduğu fonksiyonlara göre iki kısma ayırmıştır: Bir grup ülkeler resmen birer "benzin istasyonudurlar, diğerleri "karakol" hükmündedirler. Kuveyt, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan vb. ülkeleri birer benzin istasyonu olarak görmektedir. Başta Türkiye olmak üzere Mısır, Ürdün ve Pakistan gibi ülkeler de ABD'nin gözünde birer "askeri karakolun ötesinde bir anlam ve değer taşımıyor. 1970'lerde Nixson İran'ın da içinde yer aldığı bu devletlere "polis devlet" adını vermişti. 1979'da İran bu kategoriden çıktı.


Bu ülkelerin her birinin kendilerine özgü tarihi, sosyal, iktisadi, kültürel özelliklere sahip olması, bütün dünyaya kendi basma ve bildiği gibi nizam ve şekil vermek isteyen ABD için büyük bir önem taşımaz. Hiçbir İslam ülkesinin diğerinden çok önemli farkı yoktur. Hepsinin durumu mahiyetçe aynıdır, aralarında derece farkı vardır sadece.


İslam dünyası içinde sadece İran "bağımsız" bir konuma sahip olma özelliğini koruyor. İslam devriminden bu yana yaklaşık çeyrek asır geçti. Bu ülke, içine itildiği savaşa, uğradığı saldırılara, ambargolara ve yıkıcı propagandaya rağmen direncini devam ettiriyor. Kendine bir özgüveni var. İslam zeminindeki kimliğinden hiçbir kuşku duymuyor. 2.500 yıllık köklü devlet geleneğinin "modern avantajları"nı kullanıyor. Ama İran da ABD'nin sıraya koyduğu ülkeler arasındadır. Hatta Irak'ta işini bitirdikten sonra ikinci veya üçüncü cephenin İran olacağı açıkça telaffuz ediliyor. 28 Şubat 2003'te meclisinde "ikinci tezkere"ye geçit vermeyen Türkiye de, kendisine Büyük Sistem'in biçtiği rolü içselleştirmekte isteksiz olduğunu göstermiş oldu.


Gelişmeler nasıl seyreder, şimdiden bilinemez. Ancak İran'ın yanı sıra Türkiye de "derin bir endişe" içinde olup bitenleri izliyor. Yarın öbür gün Amerika'nın İran veya Suriye'ye karşı cephe açması durumunda Türkiye, belki de hiç öngörmediği halde "yepyeni bir tercih"le karşı karşıya gelmiş olacaktır. Çünkü ABD, yeni geliştirdiği küresel doktrin çerçevesinde ülkeleri "yanında" olanlar ve "karşısında duranlar" şeklinde iki ana kategoriye ayırmıştır. Bir anda Türkiye de, 50 yıllık "dost ve müttefik" sıfatına rağmen ABD yönetiminin ilan ettiği "şer ekseni" içinde yer alabilir.


Afganistan'a karşı açılan savaşta ve savaş sonrasında önemli roller oynamış ve bugün de Irak'ın yeniden şekillenmesinde rol oynamakta olan Bush'un siyasi danışmanı Zalmay Halilzat'ın dile getirdiği stratejiye göre, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri merkez alınmak üzere 1.000 millik bir daire içinde yer alan bütün ülkelerde operasyonlar sürecektir. Pergelin bir ayağı Türkiye'nin doğusunda, öbür ayağı 1.000 millik alanda hareket edecek şekilde açılmış bulunmaktadır...


Geçmişte İngiltere ve Fransa'nın yaptığı gibi ABD -yanına İngiltere'yi alarak-. İslam dünyasını hallaç pamuğu gibi atıyor; yapıları alt üst ediyor, kendi çıkarlarını ve kültürünü bir deli gömleği gibi giydirmeye çalışıyor.



MÜSLÜMANLARIN KÜLTÜREL VAROLUŞU


ABD operasyonu, son tahlilde AB, Rusya, Çin ve Hindistan gibi muhtemel ve potansiyel rakiplere toparlanma fırsatım vermeden kendisine tek başına düzenleyici kutup rolünün verilmesini hedefliyorsa da, anlaşılan şu ki, sıcak çatışma uzun bir süre İslam toprakları üzerinde sürecektir. Bu süreçte Endonezya'dan Mağrib'e kadar bütün Müslüman halk ve toplulukların derin bir şekilde etkile­neceğinden, siyasi yapıları yanında toplumsal yapılarının da altüst olacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Sadece haritalar ve siyasi rejimler değişmeyecek, kültür de açık bir biçimde ve hatta güç kullanılarak, ya baskı altına alınacak ya da tümüyle tasfiye edilmek istenecektir. Afganistan'a yapılan askeri müdahaleden sonra Pakistan eğitim müfredatının yeniden düzenlenmesi için ABD'nin öne çıkardığı talepler ve buna karşı direnen medreselerin hava bombardımanlarına maruz kalması bunun ipuçlarını vermektedir. ABD'liler, şimdi Ezher'in de radikal bir biçimde yeniden düzenlenmesini istiyorlar.

 

Yeni küresel düzenin aktörleri Müslümanların sadece tabii kaynaklarına ve servetlerine el koymakla yetinmiyorlar, aynı zamanda bir tür oryantalizmi yeni bir üretime tabi tutarak Müslümanların kendilerinin ve dünyayı algı biçimlerinin de değişmesini istiyorlar. Kültürel derin travmaların yeniden vuku bulacağı bu yeni zamanın eşiğinde her şey yeni baştan ele alınmayı hak edecek şekilde entelektüel krizin ilgi alanı içindedir. Küresel modernlik, içine girdiği derin krizi aşmak veya hiç değilse geciktirmek üzere İslam'ı yeni bir tanımsal çerçeve içine oturtmaktadır. Şimdi buna nereden geldiğimize kısaca bakmaya çalışalım: Margaret Teacher, NATO'nun 1992 Londra toplantısında yıkılan Sovyet sistemi ve çöken komünizmden sonra "İslam fundamentalizmi"nin yeni bir tehdit algısı teşkil ettiğini açıklamıştı. Türkiye'nin zayıf itirazlarına rağmen NATO, stratejik bir konsept çerçevesinde "İslam'ın ötekileştirilmesi"ne karar vermişti. Jimmy Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski, daha sonra bunu teyit eden açıklamalarda bulunmuştu: "Komünizmin çöküşünden sonra bir düşman gerekiyordu. Radikal İslam işte bizim yeni hedefimizdi. Bir zamanlar İsrail'i tehdit eden Arap milliyetçiliğine büyük darbe indiren Amerika, şimdi hem kendisi hem tarihsel müttefiki İsrail için büyük tehlike oluşturan İslam'a karşı top yekun bir savaş başlatmış bulunmaktadır."


Aradan geçen zaman içinde Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'da süren çatışmalar, "İslam'ın kültürel düzeyde ötekileştirilmesi" sürecim' hızlandırdı. Batı için İslam her zaman bir "öteki"ydi. Ama bu sefer "ötekileştirilerek" hem hasımlaştırılıyor hem kendi meşruiyetinin temel gerekçesi haline getiriliyordu. Tabii ki bunun politik ve askeri önemli sonuçları olacaktı.


Özellikle Tel Aviv, Atina, Belgrat ve Moskova, Batılı kamuoyu bu yeni tehdit tanımım aralıksız manipüle etmeye çalıştılar. Sırplar, Bosna'da 250 bin Müslüman'ı katlederken, amaçlarının "Güneyin fundamentalizmi"nin Kıta Avrupası'na sıçramasını önlemek olduğunu söylediler. Sırplar bu çabalarında Atina'dan büyük destek aldılar. Çeçenistan'la başı dertte olan Moskova ve kangrenleşmiş bir sorun haline gelen Keşmir dolayısıyla Yeni Delhi de "İslam fundamentalizmi"ni baş edilmesi gereken bir musibet olarak tanımladı. İsrail ise öteden beri despot rejimlerin, "geri bir kültür" ve köhnemiş toplumsal yapıların olduğu Ortadoğu'da "Batı'nın ileri değerleri"ni temsil ettiğini ve mücadelesinin "bir demokrasi ve değerler mücadelesi" olduğunu söyleyip durmaktadır.


Tel Aviv, Atina, Belgrat, Moskova veya başka bir merkez, politik olarak "Müslümanların ötekileştirilmesi"ne çalışırken, belli belirsiz "İslamiyet'in de ötekileştirilmesi"ne başarılı bir şekilde katkıda bulundular. Esasında buna tarihi sebepler dolayısıyla yatkın bir Batılı kamuoyu da vardı. Müslümanların ve İslamiyet'in ötekileştirilmesi ve bunun üzerinden politik kazançların elde edilmesine çalışan başkaları da vardı. Bunlar Türkiye, Tunus, Mısır ve Cezayir gibi varlıklarım katı laik yorumlara dayandıran otoriter rejimlerdi. Yönetim kademelerinde yer alanlar, iktidar dolaşımına girmek isteyenler ya da bürokratik ve ekonomik iktidarın başkasına geçmesinden endişe edenler, üstü kapalı dünyanın belli başlı güç merkezlerine varlıklarının "Ortaçağa geri dönüşün önündeki engel olduğu" telkininde bu­lunmayı hiç ihmal etmezler. DYP Başkanı iken Tansu Çiller'in bir yurt dışı gezisinde açıkça varlığının "İrtica karşı tek güvence olduğu"nu söylemesi gibi.


Ancak bunlar 11 Eylül saldırılarına kadar salt politik düzeyde ve belli başlı devletlerin gündeminde yer alan perspektifler bütünüydü. 11 Eylül 2001 saldırısının ardından salt politik amaçlarla başvurulan "İslam'ın ötekileştirilmesi" konuşu bu sefer ABD'nin inisiyatifinde ve küresel düzeyde şekillenen büyük bir stratejinin parçası olarak gündeme gelmiş bulunmaktadır. Bu seferki konsept İslamiyet bütünüyle sistemin dışına itmeyi veya hiç değilse kenarında tutmayı öngörmektedir.



POST-KOLONYALİZMİN ÖNÜNDEKİ ENGEL: İSLAM


Pek açıkça ifade edilmese de. Batı dünyasındaki yaygın ve yerleşik kanıya göre, birey ve topluluk olarak Müslümanlar, ülkelerinde modernleşmenin temel varsayımlarına bağlı kalarak sürdürdükleri otoriter ve emredici rejimlere rağmen modern sürece intibak etmekte zorluk çekiyorlar. Bir tecrübe olarak, sözgelimi Türkiye'de devletin bir tercihi şeklinde ortaya çıkan, "Batılılaşma" olarak formüle edilen ve "tarihsel geriliğin sebebi din"in kamusal alanlardan tasfiyesini öngören "modernleşme projesi"nin başarılı olup olmadığı sorulabilir. Irak'ta bölgenin en militan ve otoriter laik rejimi olan Baasçılık açıkça iflas etmiş durumda. Tunus ve görünürdeki "İslami" vitrinleme rağmen son tahlilde tümü laik olan Ortadoğu rejimlerinin -kuşkusuz İran kendine özgü tek istisnadır- her biri krizin bir parçası haline gelmiş bulunuyorlar.


Bunun belli başlı sebepleri araştırılırken, 19. yüzyılda Ernest Renan'ın kurduğu çerçeve temel alınmakta ve aslında açıkça telaffuz edilmese de bundan İslamiyet sorumlu tutulmaktadır. Renan, 1883'te Sorbonn'da verdiği ünlü konferansında "Müslümanların zihinsel olarak niçin bilimsel düşünmeye yatkın olmadıkları" konusu üzerinde duruyor, sonuç olarak "İslamiyet'in kendisinin Müslümanların önünde bir engel olduğu"nu söylüyor, çözüm olarak "Müslümanlıktan uzaklaşmayı gösteriyordu. Renan'ın öne sürdükleri salt entelektüel açıdan ilgi çekici değildi şüphesiz. Başta Namık Kemal olmak üzere, Cemalettin Afgani ve başkaları tarafından geniş çaplı eleştiriler alsa da, sonuçta ister sömürgecilikten sonra ister hiç sömürge olmamış bütün İslam ülkelerinde Renan'ın önerişi politik iktidarlar tarafından benimsendi.


Bugünkü kültürel yeniden düzenleme özünde Renan'ın çizdiği temel çerçevenin aynısıdır. Aradaki tek fark Renan'ın konferansım verdiği tarihte Batı'nın ekonomik, bilimsel, teknolojik, politik ve askeri alan­larda bir yükseliş trendine geçmiş olmasına karşılık, bugün söz konuşu gücün varlığım ve üstünlüğünü ancak ve sadece askeri güç kullanarak ayakta durabilecek hale gelmiş olmasıdır. Açıkça itiraf edilmesinden kaçınılan sorun, dünya ölçeğinde yaşanan derin bir uygarlık krizidir. Buna kısaca "modernliğin krizi" diyebiliriz. Sadece insanlığın 200 yıllık bir parantezi olan bir güç ve uygarlık iddiası son bulmuyor, en derinlerde bu dünyayı var eden ve mümkün kılan paradigma da çöküyor. Renan'ın temel varsayımlarının bugünkü dünyanın hegomonik güçleri tarafından bir kere daha tekrar edilmesi, özünde bu bakış açısının hala hiç değişmeden korunduğunu gösteriyor. Müslüman dünyanın aydınları Renan'ın çizdiği perspektifi her fırsatta yenileyip duruyor. Muhammed Arkun, bunun tipik örneklerinden biridir: "İslam'ı düşünce, bugüne kadar modern eleştirel düşüncenin en özgürleştirici kazançlarım sistemli olarak reddetti; bütün halkların yaşamda, algılamada ve uygulamada kendini örnek almaşım isteyecek kadar kendinden emin olan, onların düşselliklerini direnişle doldurmaya ve kimlik sığınakları ya da ölçütleri içinde sıkıştırmaya devam eden egemen Batı karşısında saldırgan bir duruşla kendini dogmatik bir çerçeveye hapsetti." (İslam ve Modernlik Nasıl Bağdaştırılır? Le Monde Diplomatigue Türkiye, 15 Mart-15 Nisan 2003.)


Ernest Renan, "İslam, bilime, bilimsel düşünmeye ve dolayısıyla gelişmeye engeldir" yargısını verdiğinde, önünde sömürge haline gelmiş İslam (dünyası) vardı. Renan'dan Karl Marx'a kadar Batılıların gözünde Batı-dışı bütün toplumlar ve medeniyet havzaları kendilerim Batı ile uyumlu hale getirdikleri ölçüde "gelişme" kaydediyorlardı. Bu perspektiften Renan, "İslam gelişmeye engeldir" derken, aslında "İslam sömürgeleşmeye engeldir" demek istiyordu. Çünkü ona göre sömürgecilik gelişmedir ve bu toplulukların gelişmesin! sağlayacaktır.


Namık Kemal'den bugüne kadar "İslam'ın gelişmeye, bilimsel bilgiye ve modernliğe engel olmadığı" yönünde ortaya konan zengin literatür, farkında olsun olmasın, aslında Renan'la aynı parametreyi paylaşmayı öngörür. Niyet ve maksat bu olmasa da, her yeni entelektüel hamle ve çabada gelişmenin temel göstergeleri durumunda olan akılcılık, bilim ve gelişme gibi kavramlar ulaşılması gereken temel amaçlar olarak gösterildikçe, zımnen "İslam'ın sömürgeleşebileceği" tezinin bir teyidi olarak iş ve işlev gördü. Bir başka ifadeyle "İslam gelişmeye engel değildir" söylemi zımnen "Müslüman dünyanın sömürgeleşebileceği" tezinin savunması ve ispat edilmeye çalışılması çabasıdır. Ancak son iki yüzyıllık süreçte "sömürgeleşme", "Batılılaşma, Çağdaşlaşma, Modernleşme" vb. farklı tanımsal çerçeveler içinde kullanıldı.


Her biri düş kırıklığı, iflas ve çöküntünün dramatik öyküsü olan Ortadoğu'da laik veya "dini karakter"de iş basma gelen bütün politik sistemler ve ideolojiler (milliyetçilik, sosyalizm, ulus devlet. Batılılaşma, modernleşme) bu temel iddiaya dayandılar. Ve fakat bugün gelinen noktada her biri ayrı bir Batılı model olan monarşilerin, diktatörlüğe dayalı cumhuriyetlerin ve özünde otoriter demokrasilerin iflasıyla yüzyüze gelmiş bulunuyoruz. Dünyaya yeniden şekil ve nizam vermek isteyen ABD, bunun farkındadır ve bu sistemlerin tümünü tasfiye ederek, modernliğin içine girdiği derin krizi aşmanın, ya da hiç değilse ve mümkünse biraz daha geciktirmenin yollarım aramaktadır.


Bu çerçevede dün nasıl İslam "gelişmeye engel" gösteriliyor idiyse, bugün de İslam ve Müslümanlar "ötekileştirilerek" benzer bir senaryo tekrarlanmaktadır. Yani Garp cephesinde yeni bir şey yok. Aradan geçen bunca zamana; politik sis- temler, elit kadrolar ve baskıcı iktidarlar tarafından hırpalanmasına, eşitsiz kalkınmanın geniş kitleleri yoksullaştırmasına ve güçsüzleştirmesine rağmen, güçlü veya zayıf da olsa İslamiyet'e olan aidiyet duygusunun hala bir direnç alanı oluşturması ne açıklanabiliyor ne tanımlanabiliyor. İslam dünyasının aydınları ve iktidar seçkinleri Renan'la aynı fikirdedirler. İslam konusunda araştırma yapanların ve İslamiyet'in küresel süreçte nerede duracağı üzerinde düşünenlerin geliştirdiği yeni tanımsal çerçeveden bakıldığında, asıl ima edilen İslamiyet'in tarih içinde oluşturduğu kültürün hem meydan okuyucu hem de koruyucu özelliklere sahip olduğu konusuna vurgu yapılmaktadır. İslam'dan neş'et eden kültürün bu ikili misyona sahip karakteri, meseleyi salt değişim ve modernleşme sürecinin dışında politik ve stratejik bir anlam bütünü içine sokar. Başka bir ifadeyle İslam'ın kültürel olarak direnç göstermesi, küresel istikrar ve öngörüler açıdan stratejik değerde temel bir sorun olmaktadır.


Dünya iki kutuplu iken yerleşik uluslararası ilişkiler, kamplar ve herkesin belli bir kampta yer almak üzere yaptığı tercihler sorunun yeterince fark edilmesine imkan vermiyordu. Doğu ve Batı ittifakı içinde yer almayanlar bile, sonuçta "bağlantısızlar" adı altında bir kampın içindeydi. Sovyet sis-teminin çökmesiyle fiilen ve pratik olarak bundan sonraki zamanın ruhunu ve özünü teşkil eden küreselleşme süreci başladı. Küreselleşme sürecinin başlamasıyla asıl direnç noktalarının güçlü kaynakları da ortaya çıkmış oldu. Bu kaynaklar küreselleşmenin, dolayısıyla tek basma dünyaya şekil ve nizam vermek isteyen Amerika'nın temel varsayımlarına ve taleplerine karşı direnç alanları oluşturmaktadırlar. Bir kısım kültür kaynakları uyum yönünde kendilerim seferber etmişken, bir kısmı -aslında bir tanesi-gittikçe yeni direnç alanları oluşturmaktadır.


Yer küresini dönüştürmeyi, tek bir piyasa dahilinde işler kılmayı, sermaye, bilgi ve kültürel dolaşımın önündeki engelleri ortadan kaldırmayı amaçlayan küreselleşme sürecinde dünya üç ana daireye ayrılmış durumda. İlk daire ABD ve büyük ölçüde Avrupa'dan oluşmaktadır. Buna Latin Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'yı da eklemek mümkündür.


İkinci daire, Perestroika'dan sonra ana sisteme katılma konusunda büyük istek gösteren Rusya, son 15 yıldır istikrarlı bir büyüme kaydeden Çin ve dünya sistemine önemli sorunlar çıkarmaya niyetli olmayan Hindistan gibi ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler büyük bir çaba içindedirler, gelecekte alacakları pozisyon konusunda şimdiden somut şeyler söylemek mümkün olmasa da, en azın-dan kültürel bakımdan hem meydan okumuyorlar hem de uyum sağlama konusunda kendilerin! dönüştürüyorlar. Üçüncü daire içinde yer alan ülkeleri genel anlamda iki ana gruba ayırabiliriz: Bir grup Afrika'da açlık ve yoksullukla mücadele içinde olan ülkeler. Açlık, AİDS, iç çatışmalar, kuraklık ve entelektüel çöküntü bu havzanın belli başlı sorunları arasında yer almaktadır. Bu ülkeler büyük ölçüde Batı'dan ve zengin ülkelerden gelecek yardıma bağımlıdırlar. Ne potansiyelleri ne kültürel kaynakları bakımından küreselleşmeye meydan okuyabilecek durumdadır.


Ancak bu daire içinde yer alan diğer grup ülkeler sorunun tam merkezinde oturmaktadır. Bunlar da Arap ülkeleri ve genel olarak İslam dünyasıdır. İslam dün-yasını genel bir havza düşünecek olursak, bu havza içeriden ve dışarıdan ağır baskılar altında olsa da, hem meydan okuyor hem de karşı koyuyor. Kültürel açıdan düşünüldüğünde, gelecekte AB, Rusya, Çin ve Hindistan rakip kutuplar olsa bile, bun­ların rekabet güçleri politik, askeri ve ekonomik olarak kırılabilir. Ama İslam'ın ilave bir potansiyeli var. O da dini referansları ve tarihsel mirasıyla beslenen kültürel meydan okuyuşudur.


İslam, hiçbir şekilde iddia edildiğinin ak-sine, bütün dünyayı kendi hegemonyası altına almayı hedeflemiyor. Hem kelami açıdan hem tarihsel tecrübesiyle İslam ne misyonerliktir ne de emperyalisttir. Ama kuşkusuz İslam, kendisinin kendine seçtiği yerde olmak istiyor, ancak dünün sömürgecileri ve bugünün hegomonik güçleri İslamiyet'i ötekileştirip küresel sistemin dışına itmek istiyor. Çünkü nasıl dün "sömürge anlamına gelen gelişme" İslam engeliyle karşılaştıysa, bugün de bütün dünyanın sömürgeleştirilmesi anlamına gelen ve post kolonyalizm döneme geçişi sağlayacak olan küresel operasyonun önünde İslam (tek) engel olarak durmaya devam etmektedir.