MODERNLEŞME SÜRECİ / Müfid Yüksel

 
     
 

Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğinde, Osmanlı Devleti'nin tasfiyesi, topraklarının paylaşımı, elde kalan topraklarda da, redd-i mirasa dayalı, seküler bir cumhuriyetin, çoğunluğu eski İttihatçı ve Sabetaycı kökenli kadrolar tarafından tesisi, yapılan reform ve inkılaplarla hemen hemen tüm dini ve geleneksel kurumların katı uygulamalarla tasfiyesi, bunun yanı sıra birkaçı dışında hemen hemen tüm İslam ülkelerinin işgal altına alınıp, müstemleke haline getirilmiş olmaları, İslam Dünyasında büyük hayal kırıklığı ve ümitsizlik oluşturur. Sembolik de olsa Sünnî Hilafet merkezinde dini mirasın katı bir şekilde tamamen reddine dayalı yeni bir rejimin egemen olması, İslam dünyasının iyice başsız kalmasına, pusulasını tamamen şaşırmasına yol açar.

1924'te Hilafetin lağvedilmesinin ardından, Mısır, Hindistan ve benzeri ülkelerde oluşan Hilafet hareketleri, bu ülkelerin işgal edilmiş olmaları dolayısıyla zaman içinde akim kalır, 1920'lerden başlayarak, Mısır ve Hindistan merkezli olarak bazı siyasal İslami hareketler doğar. Mısır'da Hasan EI-Benna Hindistan'da da Mevlana Ebu'l-Kelam Ahmed Azad'ın başını çektiği hareketler başlarda daha çok kendini İngiliz sömürgeciliğine karşı tepki olarak göstererek ortaya çıkar. Hindistan'daki İngiliz sömürge hükümetinin mahkemelerindeki savunmalarıyla ünlenen Ebu'l-Kelam Azad önceleri Hilafet harekelinin öncülüğünü yapar. Hilafetin lağvı Mısır Hilafet Kongresi'nin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ise, Ebu'l-Kelam Azad, Hindistan'ın bağımsızlığı için çalışır. Hindistan'da Kuzey Müslümanlarının ayrı bir devlet kurmasını arzulamayan, Hindistan'ın bölünmesine karşı çıkan Azad, bu konuda Muhammed İkbal ve M. Ali Cinnah ile ters düşer. Hindistan'ın bölünüp Pakistan'ın kuruluşunun ardından, Hindistan'da kalan Ebu'l-Kelam Azad bir ara Hindistan hükümetinde Maarif bakanı bile olur. Hilafet Hareketi'nin muvaffakiyetsiz olması ve Osmanlı'nın bakiyesi olan Türkiye'de kurulan yeni cumhuriyet onda ilk büyük hayal kırıklığına yol açmıştı. Hindistan'ın parçalanması ise ikinci hayal kırıklığı oldu.

Ebu'l-Kelam Ahmed Azad'ın yanı sıra, Hindistan'ın bütünlüğünden yana olanlardan Ebu'l-A'la el-Mevdudî, Pakistan devletinin kuruluşunun ardından, Cemaat-ı İslamî cemiyetini kurar. Bu cemiyet daha sonra partileşir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık hareketleri şeklinde yapılanan İslam'ı hareketler, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından iki kutuplu dünyanın ortaya çıkması (ABD-Batı ve Sovyet Sosyalist Bloku) ile birlikte başlayan Soğuk Savaş döneminde, daha çok İslam ülkelerinde, savaşın ardından kurulan sözde bağımsız rejimlere karşı yapılandı. Siyasal, sosyal ve ekonomik alanlara yapılan vurgu, İslami hareketlere damgasını vurdu. Hindistan'da Cemaat-ı İslamî, Mısır ve diğer Arap ülkelerindeki Müslüman Kardeşler Hareketi (El-İhvanu'l-Muslimun) bu tür yapılanmaların en belirgin örneklerim teşkil etti.

İslam aleminde, önceki yüzyıllarda üst üste gelen yenilgiler, Osmanlı Devleti'nin çöküşü, sömürgeciliğin İslam aleminde yaygınlaşması, ve buna dayanan ezilmişlik duygusu, İslamî hareketleri salt dünyevi seküler taleplere yöneltti. Bu daha çok iktidar talebinde, istencinde (Desire Will To Power) tezahür etti. İslam Ekonomisi, İslam Nizamı, İslam Anayasası, İslam Medeni Hukuku, İslam'da İşçi ve İşveren, İslam Sendikacılığı, hatta İslam Sosyalizmi, İslam ideolojisine Doğru, İslami Liberalizm türü kavram ve eserler ortaya çıktı. Önüne İslam eklenmiş Modern-Batılı modeller bir bir kurtuluş reçeteleri gibi sunulmaktaydı.

Hasan EI-Benna'nın (Vefatı :1948) 1929'da Mısır'da kurduğu Müslüman Kardeşler Hareketi İkinci Dünya Savaşından sonra, daha ideolojik bir örgütlenme içerisine girdi. Tarihi referanslar olarak daha çok Selefî ekole göndermeler yapan, bu ekolün temel prensiplerim itikadi bakış açışı olarak benimseyen bir hareket halini aldı. Selefî ekolün en önemli temsilcileri olan Takiyuddin Ahmed Bin Teymiyye El-Harranî, Muhaddis Hafız Zehebî ve Za-du'l-Me'ad sahibi İbn Kayyim El-Cevziyye'nin Hanbeliliğin gulatından olan, şaz inanç ve düşünceleri Müslüman Kardeşler başta olmak üzere, Siyasal İslami akımlarda bir hayli yer buldu.

Bunun yanı sıra, Mısır'da Seyyid Kutub, Pakistan'da Ebu'l-A'la EI-Mevdudî'nin eser ve görüşleri Siyasal İslamî akımların temel ideolojik omurgasını oluşturdu. Seyyid Kutub'un Fi .Zilali'l-Kur'an Tefsiri ve Me'ali-mu Fi't-Tarîk (Yoldaki İşaretler) ile Mevdüdî'nin Tefhîmu'l-Kur'an Tefsiri ve Kuran-ı Kerîm'de Dört Terim adlı eserleri bunun sembolleri oldu. Tevhîd ve Şirk kavramları çevresinde şekillenen bu eserler, Tevhîd kavramını daraltan, bir şekilde bir yandan Harici ekolün inanç temellerini, argümanlarını çağrıştıran, diğer yandan sloganik, ideolojik ve manifesto gibi yaklaşımlarla tam da Soğuk Savaş döneminin ideolojik konjüktürüne oturan bir görünüm sergilenmekteydi. Her iki İslamcı düşünürün, tüm geleneksel formları ve yapıları, Cahiliye şablonu ile açıklamaya çalışması, 1400 yıllık bir geleneği bu şablon içerisinde değerlendirmeleri, bunların etkisiyle, Radikal İslamcı çevrelerin Cahiliyyeden Arınma, Tevhîde Dönüş adı altında, Sünnî ve Sufî geleneğe karşı olabildiğince acımasız ve bu yöndeki tüm İslami temelleri sorgulayacak şekilde bir savaşım içine girmelerine zemin hazırlamıştır.

Soğuk Savaş döneminin, çatışmacı (Conflict) ve Üçüncü Dünyacı konjktüründen etkilenen İslamcı, özellikle Radikal İslamcı akımlar bu doğrultuda ideolojik çerçeve ve teorik zeminler oluşturdular. Tevhid, Cihad gibi kimi öykünme psikolojisiyle, dini kavramları ideolojik, Üçüncü Dünyacı içerik ve söylemlerle donattılar. Cihad mefhumu, Emperyalizme karsı Üçüncü Dünya'nın bağımsızlık mücadelesinin bir aracı gibi sunuldu. Kur'an-ı Kerîm'in bütününün Anayasaya, Ayetin slogana, Müstekbir ve Mustaz'af adlandırmalarının, Ezenler-Ezilenlere dönüştüğü yaklaşım ve söylemler bu akımların temel ideolojik dinamiğini teşkil etti.

Aynı dönem Siyasal İslamcı, Radikal İslamcı akımların bir yandan modern ideolojik söylemlerin, diğer yandan katı Selefî inanç ekolunun etkisi ile İslam toplumunun neredeyse tüm geleneksel kurumlarına, tüm itikadi ve ahlakî temellerine karşı, Tevhidîlik, Öze Dönüş, Şirkten ve Cahiliyyeden Arınma görüntüsü altında amansız ve acımasız bir savaş açtıkları dönem oldu.

Osmanlı İmparatorluğununun tedricen inkırazı bununla birlikte Sünnî ve Sufî paradigmanın da. Hilafet ve Medrese kurumu başta olmak üzere tüm kurumlarıyla çöküşe geçmesi bu yüzyıla damgasını vurmuştur. Dahası, İslam aleminin , Batı dünyası karşısında yenilgiye uğrayarak can çekiştiği bir dönem olmuştur. İslam dünyasındaki tüm dini müesseselerin çöküşü, özellikle, Geleneksel Sünni paradigma ve müesseselerin Osmanlı Devletiyle birlikte aynı akıbete uğraması, bu paradigma mensuplarım korunacak bir şemsiye'den yoksun bırakmıştır. Geleneksel Ehl-i Sünnet ekolunun kurumlarının, Hilafet, Şeyhülislamlık ve Medrese başta olmak üzere bir bir ortadan kalkması büyük bir boşluğun doğmasına sebebiyet vermiştir.

Bu yüzden 20. Yüzyıl daha çok, Modernist ve Selefî akımların İslam dünyasında iyice revaçta olduğu ve tüm uzanımlarıyla birlikte bu alemi kapladığı bir yüzyıl olmuştur. Modernizmi öngören İslamcı akımların, modernizmin ve modernleşmenin gelişimi ve hızlı yayılması ile birlikte gelişim göstermesi, bu tür akımların İslam dünyasında ivme kazanarak, geleneksel yapıları büyük oranda kolayca çözümünü sağladı. Bunun yanı sıra, Selefî ekolün, Suudî Arabistan'ın da desteğiyle, İslam Dünyası'nda, özellikle Arap aleminde tüm geleneksel yapıları tasfiye edecek şekilde yaygınlık kazanması söz konusu oldu. Modernist ekolün, tarihi dayanaklar arama çabasıyla, Selefi anlayışın kökenlerine vurgu yaparak bunları referans göstermesi, Selefî ekolün daha da güçlenmesine yol açtı. Hicaz'ın (Mekke ve Medine) Selefîliğin en uç örneklerinden olan Vahhabî-Suudi idaresi altında olması; Suudî Arabistan'ın Suriye, Mısır ve Irak gibi diktatörlükle yönetilen ülkeleri terke zorlanan ulemaya kucak açmış olması, Selefî-Vahhabî ekolün İslam aleminde daha da yaygınlık kazanmasını sağladı. Özellikle, Siyasal İslamcı akımlar Selefîliğin etki alanına girdi. Merhum Kral Faysal'ın (1906-1975) anti-Amerikancı ve İslamcı politikaları, onun döneminde İslam Konferansı Örgütü ve İslami propagandaya yönelik Rabitatu'l-Alemi'l-İslimî'nin kurulup, yaygınlaşması, Siyasal İslamî akımların üzerindeki Selefî tekelin güçlenmesine yol açtı.

1979 yılındaki, İran İslam Devrimi de Siyasal ve Radikal İslamcı hareketlere büyük ivme ve heyecan kazandırdı. İran İslam Devrimi'nden etkilenen gruplar. Mustaz'af, İnkılap, Tağut gibi kavram ve terimlere ideolojik içerikler kazandırarak siyasal faaliyetlerini artırdılar. Özellikle, Ali Şeraiti'nin Hacc adlı eseri başta olmak üzere eserlerinde, bu kavramlara ideolojik içerik kazandırıp, bu tür yorumlara başvurması, ideolojize ve politize olmayı artırdığı gibi, gelenekten gelen değerlerin büyük oranda çökmesini sağladı. Modern ve Selefî ekolün teorik (emelleriyle. İran İslam Devrimi'nin ihraç ettiği sloganların ilginç bir şekilde bir araya gelip bütünleşmesi bu gelişmeleri daha da hızlandırdı. Geleneksel dini grupların, 50'li yıllardan beri Milliyetçi-Muhafazakar-Sağcı-Vatan-Millet-Sakaryacı bir anlayışın etki ve tekeline girmiş olmaları, Selefi-Modernist, Radikal İslamcı söylemlerin daha hızlı yayılmasını sağladı. Bu etki ve tekel yüzünden, geleneksel Sünnî ve Sufî anlayıştan gelen tüm değerler, özellikle etik ve moral değerler kolaylıkla tasfiye edilebildi. Bu durum Selefî-Modernist Radikal İslamcı akımların, Sünnî ve Sufî geleneği tasfiyesini kolaylaştırdı.

Tevhîd adına, şirkten ve sözde cahiliyeden arınma adına, İslami geleneğe ve yaşam pratiği birikimine karşı takınılan Radikal-Selefi tutumun , bu sözde gerekçelerle yıktığı, ortadan kaldırdığı İslami gelenek ve yaşam pratiği birikiminin yerine alternatif koyamadığı, koyamayacağı, ancak bunun modernizme ve din-dışı, seküler yaşama teslimiyeti getireceği görülmektedir. Tevhidilik, şirkten, cahiliyeden arınma adına, İslam'ın geleneğine karşı Radikal-Selefi tutumla savaşılması, yaşadığımız dünyayı çepeçevre kuşatan ve hayatın her alana hakim olan modern, seküler, din-dışı anlayış ve yaşam tarzına karşı tüm direnme araçlarımızı elimizden almakta, savunmasız konuma getirmekte ve sonunda tam teslimiyete yol açmaktadır.

Sonuçta, din olgusu ve yaşamda dine ilişkin tüm unsurlar, mimari, günlük yaşam dahil bütün alanlarda, modernlik-sekülerlik lehine tasfiye olmaktadır. Örneğin, şirk ve cahiliyeden arınma, tevhidi egemen kılma adına, Mekke ve Medine'deki tüm türbe, makam ve kabirler ile tarihi eserleri, yani tüm hatıralarımızı yok eden Suudî-Vahhabiler, bu yıktıklarının yerine çok katlı modern beton yapılar, lüks otel ve alışveriş merkezleri inşa ederek bu kutsal kentlerimizi, tarihi ve geleneksek özelliklerinden yoksun birer modern kente dönüştürmüşlerdir. Bu örneğe benzer şekilde, Türkiye gibi bazı ülkelerde, bir yandan Selefilik diğer yandan Soğuk Savaş dönemi ideolojilerinin etkisiyle 80'li yıllarda, dindar gençlik kesiminde oldukça revaçta olan Radikal İslamcı, Radikal Selefi akımların, 90'lı yıllarda soğuk savaş döneminin sona ermesi ve ideolojilerin tam teslimiyet gösterdikleri görülmüştür. İslam'ı modern, seküler anlayış ve yaşam tarzı karşısında tüm direnme araçlarını yok ederek savunmasız bırakmışlardır. Özellikle Türkiye'de, Selefi düşünce ve İhvan-ı Müslimîn kaynaklı 80'li yıllardaki Radikal İslamcı deneyim, trajik bir deneyim olmuştur.

İslam Devleti kavramı ile devleti ve buna bağlı seküler talepleri merkeze alan, Radikal İslamcı, Modernist ve Selefi akımlar, İslamilik, Tevhidilik adı altında aslında bütün geleneksel dini değerleri ile savaşan, insanları modern ve seküler hale getirmeyi işleyen bir hareketti. Modernizm ve selefiliğin bileşkesinden oluşan Modernist-Selefî, Radikal İslamcı akımlar dindar insanımızın gelenekten gelen yaşamındaki dini hassasiyet ve değerleri modernliğin ve sekülarizmin lehine tasfiye eden bir rol üstlendi. Radikal İslamcıların mücadelesi, bir sınıf atlama, kentlileşme ve sosyal-siyasal mekanizmalarda yer alma mücadelesi olarak tezahür etti.

Radikal İslamcılar, İslamcı oldukları dönemde, Tevhidilik, Kur'anilik adına; aslında modern ve selefi saiklerle, tüm İslami değer ve geleneksel dini unsurlarla savaşım sergilediler ve tasavvuf dahil bütün bu değerleri cahiliye ve hurafe diye adlandırarak tasfiye ettiler. Bu değerlerle savaşıldığı için etik ve ahlaki değerler büyük kayba uğradı. İslam salt siyasal ve ideolojik bir proje olarak görüldü. İslam bu akımlar için dünyevi bir ideoloji halini aldı. İslam, ekonomik, siyasal ve sosyal bir obje ve salt bir devlet ideolojisi olarak benimsendi. İslam'ın asıl vahiy, gayb, iman, maneviyat ve asıl önemlisi ahiret boyutu önemli ölçüde göz ardı edildi.

90'lı yıllarda Soğuk Savaş dönemi sonrasında, İslamcı ideolojik projelerin başarısız olduğu görülünce, bu bakış açıları, tevhitle, dinle özdeşleştirildiği için, İslam'ın iflas ettiğine inanılmaya başlandı. Bu kesimlerin bir kısmında dini değerler son on yılda büyük erozyona uğradı. Eski Marksistlerin, komünizmin çökmesi sonrasında, Marksizm'i bırakmaları gibi, dini değerler terke dilmeye, liberal ve seküler tutum alınmaya başlandı. Örnek olarak. İran'da da benzeri bir süreç yaşanmaktadır. 1979'da İslam Devrimi'ni yaparak iktidara gelen kadroların en radikal tutumu sergileyen kanadı, 80'li yıllarda, İran-lrak Savaşı'nın sağladığı kanlı ve militer ortamın etkisiyle, katı merkeziyetçi ve devletçi bir politika izlediler. Savaşın sona ermesinin ardından 90'lı yıllarda, dış baskıların artması, Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından bu kadrolarda bir başarısızlık psikolojisi ve buna dayalı dönüşüm söz konusu oldu.

80'li yıllarda aşırı radikal kanadı temsil eden gruplar, 90'lı yılların ikinci yarısında, reformcu bir görünüme girdiler. Dini talepler, yerini modern ve seküler taleplere terk etmeye başladı. Reformcu kanadın öncüleri, 1979 yılı sonunda, İslam'daki elçi'ye zeval olmaz prensibine rağmen, Tahran'daki ABD büyükelçiliğine baskın düzenleyip, elçilik görevlilerini rehin alarak devrim hareketleri sırasında Şah Rıza Pehlevî'yi kendi başına yalnız bırakan ABD'nin İran'a karşı oldukça sert bir tutum içerisine girip, hatta İran-lrak savaşını başlatmasına yol açan, Danişcuyan-ı Ber Hatt-ı İmam (İmam'ın Yolundaki Öğrenciler Hareket'iydi). Aşırı, radikal ve sert tutum ve faaliyetleriyle İran İslam Cumhuriyeti'nin başına büyük belalar açmış olan bu hareket ve grup,son yıllarda, reformcu olarak, İslam'ı dışlayan, kendi eski radikal tutumlarının faturasını İslam'a çıkaran, İslam dışı modern-seküler talepler dile getiren bir grup olarak ortaya çıkmaktadır. Buna karşın, bugün reformculara karşı dini yapıyı savunan Muhafazakar gruplar ise daha çok, 80'li yıllarda ılımlı olarak bilinen ve o yıllarda dışlanan geleneksel cemaatlerden, Ayetullah Muhammed Kazım Şeriatmedarî, Ayetullah Hoyî, Ayetullah Muhammed Hadî Husrevşahî, Eski başbakan Mehdi Bazergan ve İstanbul'daki İranlılar Camii eski imamlarından Ayetullah Ali Ekber Mehdî Pür ile Ayetullah Sabirî Hemedanî'ye bağlı gruplardan oluşmaktadır.

Bazı Sufî kökenli dindar-muhafazakar cemaatlerin de, salt Doktor-Mühendis (abanma dayanmaları, bu cemaatlerin de modernleşmesine yol açan en önemli faktör oldu. Doktor ya da Mühendis olmanın tebcil edilip, neredeyse fiilen, tüm dini değerlerin de üstünde tutulması, bu cemaatlerin, güç istencine dayalı belli bir makam-mevki ve sermayeye sahip olunduktan sonra, Protestan Ahlakı ve Rasyonelleşme ile, cemaat yapılarının çözülüp, modernleşerek güç ve sermaye sahibi çıkar gruplarına dönüştükleri görülmüştür. Bunun en açık örneği Nakşibendî-Halidî kökenli Gümüşhanevî Dergahı'nın 50'li yıllardan itibaren Doktor-Mühendis ideolojisine dayanarak geçirdiği değişim ve modernleşme süreci ile, günümüzde ulaştıkları noktadır. Buna benzer, Sufî kökenli Muhafazakar cemaat ve toplulukların, özellikle mühendislik ideolojisinin temelini oluşturan, kartezyen mantığa, aritmetik kesinliğe dayalı, rasyonel ve pragmatik tavırla, güç ve sermayelerini artırdıkları ölçüde bireyselleşip, seküler-rasyonel çıkar gruplarına dönüşümleri; Siyasal İslamcı-Radikal İslamcı grupların dönüşümü gibi trajik bir sonuç olmuştur.