DEMOKRASİ KUŞATMA ALTINDA / Martin JAQUES

   
     
 


Ne kadar nahoş da olsa, Başkan Bush Irak'a demokrasi götürme konusundaki azmini yinelemeyi sürdürüyor. Gerçekten de, Arap dünyasında demokratik reform fikri, Irak'a Anglo-Amerikan bakışının merkezinde yer alıyor. Buna şaşmamak lazım. Demokrasi batının evrensel alamet-i farikası, ona tam olarak sahip olmayan her ülkeye (politik bakımdan münasipse tabii) yinelenen bir tekerleme, demokratik olmayan ülkelerin her türlü sorununun "çözüm"ü oldu.


Demokrasi konusundaki şişinmeler aslında büyük ölçüde faşizmin bozguna uğramasını takip eden son yarım asrın bir ürünü. Daha önce Avrupa'nın büyükçe bir kısmı, genellikle de en vahşi ve tatsız cinsinden diktatörlükler altındaydı. Batının erdemi olarak demokrasi fikri Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı mücadelenin bir öğesi hüviyetinde beslendi. Yine de, epeyce seçmeci davranılıyordu: Batının safında yer alan diktatörlükler memnuniyetle "özgür dünya" üyeliğiyle ödüllendirildi; "özgürlük" demokrasinin önüne geçti. Irkçı Güney Afrika, Diem'in Güney Viyetnam'ı ve Franco'nun İspanya'sı gibi demokrasi düşmanı rejimler Batının saflarına katıldılar. Ama komünizmin çöküşünü müteakip "serbest piyasa ve demokrasi" ilk defa olarak -en azından ilkece- her ülke için evrensel bir reçete haline geldi.


Demokrasi Batı tarafından tuhaf biçimde "tarih dışı" bir gözle görülüyor. Ezeli-ebedi ve değişmez, tarihsel veya kültürel özellikler taşımayan evrensel bir hakikat gibi algılanıyor. Ama tabii ki hiçbir şey ezeli-ebedi değil. Batı modeli demokrasi de, başka her şey gibi, tarihte belli bir aşamadır ve varlığını belli bazı koşullara borçludur. Yaygın kanaatin tam tersi geçerlidir: Bu demokrasinin evrensel olarak uygulanabileceğini veya daima mevcut olacağını sanmamak gerekir.


KILAVUZU BATI OLANIN...


Rusya, Batı ezberinin klasik bir sınanma alanıdır. Batıya göre, komünizmin çöküşünden sonra Rusya'nın hastalıklarının basit bir ilacı vardı: demokrasi ve serbest piyasa. Serbest piyasa ilaç olmadı; tersine, bunun Yeksin döneminde Batı himayesinde hayata geçirilmesi girişimi Rusya'nın en değerli doğal kaynaklarının çalınmasıyla sonuçlandı. Ülke, Batı'nın tavsiyesine uymanın korkunç cezasını çekiyor. Bu arada demokrasi Putin'in kişisel gücüyle şekillendi ve ülkenin uzun despotik geçmişini anımsatan bir biçimde baskı altına alındı. Çıkarılan dersler? Tarih ve kültür bütün demokrasilerin yapısında silinmez bir iz bırakırlar. Aynı şey piyasa için de geçerli.


Batı demokrasi coşkunluğu içinde tarihsel "unutkanlık hastalığı" çekiyor. Britanya'da herkesin oy hakkı kazanması bundan ancak 80 sene önceye dayanıyor, ki ülke o dönemde çoktan üst düzeyde sanayileşmiş bulunuyordu. Pek çok Batı Avrupa ülkesinde oy hakkı daha geç dönemlerde elde edildi. Ekonomik şahlanışa geçen ülkelerin büyük çoğunluğu, Britanya dahil, bunu otoriter rejimler altında yaptılar. En yakın ekonomik atılım örneği ülkeler de, Doğu Asya'dakiler gibi, bunu otoriter rejim altında başardılar: Bu rejimler meşruiyetlerini oy sandığından değil, ekonomik büyümeden aldılar.


Tarihsel tecrübe gösteriyor ki demokrasi ekonomik atılım için zorunlu koşulları sağlamaya pek uygun değil. Kalkınmakta olan ülkelere Batının yazdığı evrensel reçetede "demokrasi" yazdığını görmek, gerçekten komik oluyor. Bundan tabii ki otoriter yönetimin zorunlulukla ekonomik kalkınma getirdiği sonucu çıkmaz. Latin Amerika modelinin son derece başarısız, Doğu Asya modelinin ise çok etkili olduğu görüldü. Bu, demokrasinin ekonomik kalkınma sağlayamayacağı anlamına da gelmez: Hindistan örneği anımsanabilir. Yine de, demokrasinin ekonomik kalkınma için, toplumun gelişme düzeyinden bağımsız, evrensel bir formül olmadığı açık.


DEMOKRATİK DEKOR


Batı, demokrasinin geleneksel vatanıdır. Batılı ülkelerin genellikle dile getirilmeyen çeşitli özellikleri paylaştıkları sık sık görmezden geliniyor, ilk sanayileşen Batılı ülkelerdi. Dünyanın büyük kısmını onlar sömürgeleştirdi ve sömürgelerini demokrasiden men ettiler. Ezici bir etnik homojenliğe sahiptiler. Kalkınmakta olan ülkelerse, çoğunlukla bunların tam tersi koşullardaydı: Batının ekonomik hakimiyetindeki bir dünyada kalkındılar, sömürge yönetimleri altındaydılar, yerli bir demokrasiye sahip olamadılar; çok daha karmaşık bir etnik yapıdaydılar. Batı, etnik çeşitliliğin beraberinde getirdiği büyük zorlukları dikkate almıyor. World on Fire adlı kitabında Amy Chua'nm işaret ettiği üzere Afrika ve Asya'da yaygın çok-ırklı toplumlarda demokrasi iyi bir yönetimi güvence altına alacak yeterli bir koşul olmaktan uzaktır. Demokrasi, çoğunluğun siyaseti; çoğunluğa sahip etnik grubun, potansiyel olarak hiçbir sınırlamaya tabii olmadan, yönetimini icra etmesine izin verir. Malezya ve Nijerya gibi çok-etnikli toplumlar, istikrarları için, ırklar arası bir konsensüsü gereksinirler: Çoğunluklara ve azınlıklara yaslanan demokrasi ise bu soruna sağırdır.


Dahası, demokrasi farklı kültürlerde farklı farklı işler. Japonya'da Liberal Demokratlar, ülkenin 50 sene önce demokrasiyle tanıştığı günden bu yana -çok kısa bir fasıla hariç-bütün hükümetleri kurmuşlardır. Önemli politik tartışmalar seçilmiş partiler arasında değil, hükümet partisinin seçilmemiş kısımlarında cereyan eder. Japon -Kore veya Tayvan- modeli demokrasi Batı demokrasisin dekoratif bir benzerlik gösterebilir, ama benzerlikler büyük ölçüde orada biter. Batı demokrasisini dünyanın her yerine ayı ölçüde uygulanabilir evrensel bir soyutlama olarak görmek ne kadar hatalıysa, onu donmuş ve değişmez görmek de o kadar hatalıdır. Gerçekten de, bildiğimiz şekliyle Batı demokrasinin gerileme içinde olduğuna inanmamız için elimizde nedenler var.


Emareler iyi biliniyor: Siyasi partilerin gerileyişi, seçimlere katılımda düşüş, siyasilerin itibar kaybı, siyasetin toplumsal hayatın merkezinden dışlanması. Bu eğilimler en azından son 15 senedir her yerde gözlemlenebilir.Altta yatan nedenler, emarelerden daha rahatsız edici. Herkesin oy kullanma hakkına kavuşması ve siyasi parti düzeninin ortaya çıkışı, oyun yönünü ve miktarını belirleyen siyasi partileri popüler seferberliğe mecbur eden işçi hareketlerindeki yükselişle eşzamanlı oldu. Modern işçi hareketinin yükselişi toplumların önüne yeni seçenekler koydu: piyasa mantığı değil, farklı bir felsefe ve farklı bir toplum teklif ettiler. Geleneksel sosyal demokrat partilerin gerileyişi, Yeni işçi Partisi örneğinde görüldüğü üzere, tercihin -en azından terimin derin anlamıyla-aşınması anlamına geliyordu. Sonuçta, oy kullanmanın anlamı biraz daha azaldı. Politika tek kulvara taşındı: piyasa kulvarına.


NEFESİ TÜKENEN DEMOKRASİ


Piyasanın etkisi kendini pek çok biçimde gösteriyor. Partilerin mali kaynakları piyasaya kaymakta: büyük sermaye ve zenginler, Yeni işçi partisi için de, Muhafazakarlar için olduğu kadar önemli. Partileri aynı çıkarlar besliyor, dolayısıyla da etkiliyorlar. Politik koroya büyük sermaye ses veriyor. Bu en çok da Amerika için geçerli. Amerika, demokrasi aracılığıyla plütokrasiye (zenginlerin iktidarı) varmıştır. Medya, geleneksel söylem ve seferber etme biçimlerinin yerini aldığı ölçüde, medya patronluğu politik tercihlerin ve seçim sonuçlarının tayininde o kadar önem kazanmıştır. Buna en tehlikeli örnek de İtalya'dır: Silvio Berlusconi'nin sahip olduğu büyük medya, onun İtalyan demokrasisini neredeyse bir medyakrasi haline getirmesine yardımcı oldu. Berlusconi devasa kişisel gücü ve zenginliğiyle politikayı ve devleti kuşatmıştır.


Bu gelişmeler belki Batı demokrasisinin çok daha derinde yatan bir sorununa işaret ediyor. Serbest piyasa ve demokrasi, Batı propagandasının o çok sevdiği uyumlu ilişkinin içinde olmaktan çok uzaktır. Aslında demokrasi, piyasayı sınırlayan bir güç olarak büyür. Onu belli bir mesafede, hizada tutar, ve değerler ile buyrukların çoğulluğuna yardımcı olur. Bu sıhhatli gerilim; piyasanın hakim olduğu, tüketiciliğin toplumun üst ahlakı haline geldiği ve bütün diğer köşeler gibi politikaya da nüfuz ettiği tehlikeli bir dengesizliğe dönüştüğünde ne olur?


Demokrasi köşeye sıkıştırılmış olur. İtalya'da nefesi şimdiden tükenmek üzeredir. ABD'de derinden ve giderek derinleşen yaralar almıştır. Demokrasi ne dünya için, ne Batı için ne basmakalıp bir sözcüktür, ne de ezeli-ebedi bir hakikat.

 
           
   

                                                    

22.06.04 / Guardian