YENİ BİN YILDA FİLİSTİN SORUNU / Edward Said
Bundan üç buçuk sene önce, Oxford Üniversitesinde yaptığım bir konuşmanın hemen ardından, daha sonra Filistinli bir doktora öğrencisi olduğunu öğrendiğim genç bir kadının yönelttiği soru beni son derece sarsmıştı. 1948 olayları hakkında konuşuyor ve yalnızca kendi tarihimizle İsrail'in tarihi arasındaki bağlantıyı anlamamızın yeterli olmadığını, epeydir yaptığımız gibi onların tarihini dikkate almamak veya tümüyle ihmal etmek yerine, bizi ilgilendirdikleri ve bizimle ilişkili oldukları için bu diğer tarihi araştırmaya ihtiyaç
duyduğumuzu söylüyordum. Genç kadının sorusu, benim İsrail'i araştırmak ve öğrenmek gerektiği şeklindeki düşüncelerime karşı endişe ifade ediyordu. "İsrail'e bu türden önem atfetmek bir anlamda ona taviz vermek olmuyor mu?" Bana şunu soruyordu: Senelerdir Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını reddeden, Filistinlilerin elinden nelerin alındığı hakkında tek kelime etmeyen bir politikada ısrarlı bir devlet karşısında dikkate almamaya dayalı "normalleştirmeme" yaklaşımı daha iyi değil midir?
İtiraf etmeliyim ki, Arap dünyasında İsrail'in adının dahi zihinlerden kovulduğu, insanların ondan söz ederken dilleri varmadığından "Siyonist varlık" şeklinde yakıştırmalarda bulundukları o uzun yıllar boyunca dahi hiç bu şekilde düşünmedim. Nihayette kendimi hep şunları sorgularken buldum: İki büyük Arap ülkesi İsrail ile barış imzaladı, FKÖ varlığını çoktan tanıdı ve onunla bir barış sürecini devam ettiriyor ve birçok Arap ülkesinin onunla ticari ilişkisi var. Arap entelektüelleri İsrail'le hiçbir alışveriş içinde bulunmamayı bir onur meselesi yaptılar, oraya gitmediler, İsraillilerle el sıkışmadılar ve buna benzer davranışlar içinde bulundular, ama örneğin bir Mısır'ın İsrail'le doğalgaz satışı anlaşması yapma ve Yahudilerle diplomatik ilişkilerini sürdürmesine, sık sık ortaya çıkan İsrail'in Filistinlileri bastırma dönemlerinde bile sessiz kaldılar. Nasıl olur da bir insan orta yerimizdeki mevcudiyetiyle 50 sedir Arap dünyasındaki her erkeğin, kadının, çocuğun yaşantısını o kadar etkilemiş ve biçimlendirmiş bir ülkeyi analiz etmeye ve hakkında mümkün olan her şeyi öğrenmeye karşı koyabilir?
Demek ki bu genç kadının anlayışında varsayım şudur: Tavizin karşıtı hiçe saymak ve bu şekilde direnmek, adil olmayan ve akıl dışı görülen bir gücün iradesine boyun eğmeyi reddetmektir. Anladığım kadarıyla İsrail'e yaklaşımımızın böyle olmasını öneriyor; yani İsrail'e benim önerdiğim şekilde, genelde Araplara ve özelde Filistinlilere kasıtlı olarak insanlık dışı bir politikayla yönelmiş ve El-Aksa intifadasında süre giden İsrail vahşetinin gösterdiği gibi bu şekilde yönelmeye devam eden bir kültür ve toplumla yaratıcı bir ilişki kurmak doğru değil. İsrail'in Arap ve Filistin politikası düşünüldüğünde, Scharansky, Liberman ve Rabbi Ovadia Yousef gibi Şaron işbirlikçilerinin gerçekten gözü dönmüş ırkçılıkları bir kenara, kötüler kötüsü Ariel Şaron'u Barak'tan, Rabin ya da Ben-Guiron'dan ayırt etmek hiç de kolay değildir. Benim söylediğim sadece onları anlama meselesi değil, aynı zamanda kendimizi anlama meselesi. Çünkü İsrail'i dikkate almaksızın, yaşantımızda neyi temsil ettiğini, neyi nasıl yaptığını vs kavramaksızın kendi tarihimiz eksik kalacaktır. Ayrıca, bir eğitimci olarak bilginin -her türden bilginin- ihmalden daha yararlı olduğuna inanmaya devam ediyorum. Entelektüel bir bakış açısından, ihmal etme politikasının, ihmali mücadelede bir silah olarak kullanmanın hiçbir rasyonel açıklaması yok. İhmal ihmaldir, ne eksik ne fazla.
Arap dünyasındaki kamusal ve özel tutumlar arasındaki ilişkiyi görmek ve bir tarafta genç öğrencinin İsrail'e karşı taviz olarak adlandırdığı şeyi hiçe saymayı savunan görüşleri ile Filistin liderliğinin Filistin halkının çektiği acılardan bir dereceye kadar doğrudan sorumlu Amerikan politikacılarına karşı düşkün ve hovarda cömertlikleri arasındaki bağlantı benim için bir anda berraklaştı. Amerikalı politikacılara olası en bayağı biçimlerde kur yapma politikası senelerdir ahmakça ve şerefsizce deneniyordu. Bu tutumun ardındaki varsayım alabildiğine gülünçtü. Amerika ve İsrail'de politikanın, üçüncü dünya ülkelerinde -örneğin Mobutu'nun Zaire'sinde-olduğu gibi, baştaki yöneticinin kaprisleri veya ailesinin zenginliği adına yapıldığı düşünülüyordu. ABD ve İsrail'in karmaşık, nihayette demokratik ülkeler olduğu, geliştirdikleri
tutumlarda sivil toplulukların ve onların çıkarlarının tayin edici değilse bile önemli bir rol oynadığı bir türlü kavlamıyordu. Bizim liderlerimiz sivil topluluklara yönelmek ve onların duygu ve düşüncelerini değiştirmeye çalışmak yerine, onları ihmal edip lideri kafa kola almaya, yağlamaya ve rüşvetle satın almaya odaklanmaktadır. İsrail veya ABD hakkında en ufak bilgisi olan herkes bu numaraların kesinlikle işe yaramayacağını söyleyecektir. Doğru, bu şekilde Beyaz Saray'da bir akşam yemeği ya da General Rabin'den soğuk bir tokalaşma koparmak mümkündür, ama bundan daha fazlasını değil.
Oslo Anlaşması imzalandığından beri ABD ve İsrail ile yaptığımız alışverişin uğursuz tarihi, söylediklerimi çok yalın bir şekilde kanıtlamaktadır. Filistin liderliği Oslo sürecine girerek, bu süreçte zayıf ve yazıklar olsun ki istekle yanıp tutuşan bir partner konumunu sürdürerek halkının güvenine ve fedakârlıklarına daha en baştan ihanet etti. Aynı zamanda ancak hiçe sayıcı olarak tanımlanabilecek bir kamusal söylem tutturmuştu; fakat, belirtmek gerekir ki bu hiçe sayma temelde göz boyayıcı bir retorikti ve resmi Filistin yaklaşımıyla tamamen çelişiyordu. Resmi Filistin yaklaşımı, en hafif tabirle ABD ve İsrail'e anlaşılmaz bir yaltaklanma üzerine kuruluydu. Amerikan resmi görevlilerine münasebetsizce verilen pahalı mücevherler bu durumu çok açık bir şekilde göstermektedir. Şimdi üç beş tüfek ve taşlarla silahlanmış olan Filistinliler İsrail ordusuna cesurca meydan okurken, liderlik İsrail ve ABD ile müzakerelerin tekrar önünü açmak için sanki yalvarıp yakarıyor. Aynı şey İsrail ve ABD'ye karşı düşmanlıklarını sert bir şekilde ifade eden veya normalleşmeyi yüksek sesle ve gürültü patırtıyla itham eden, ama gerçekte onlarla ekonomik ve politik işbirliği yapan Arap rejimleri ve hatta bu rejimlerdeki entelektüel kesimler için de söylenebilir. Üzücü olan bu çelişkinin bir çelişki olarak değil de bugünkü hayatın gerekli bir parçası olarak algılanmasıdır. Benim düşünceme göre, İsrail'i tümden lanetlemek yerine ülke içinde sivil ve insani hakları destekleyen, yerleşim politikalarına karşı çıkan, askeri işgale karşı durmaya hazır olan, bir arada varolmaya ve eşitliğe inanan, Filistinlilerin resmi olarak baskı altında tutulmasından tiksinti duyan kesimlerle işbirliği yapmak daha akıllıcadır.Arap dünyası ile İsrail'in askeri güçleri arasındaki devasa fark dikkate alındığında, İsrail politikasının değişmesi için başka bir yol izlenebilir mi?
Filistinlilerin İsrail'in baskılarından kaynaklanan öfkelerinin içten olduğunu ve halkın her yerde Şaron hükümetinin politikalarından iğrendiğini gayet iyi biliyorum. Fakat bu öfke akılcılığı tümüyle rafa kaldırmak için yeterli bir gerekçe mi? Ve bu öfke özellikle entelektüellerin abuk sabuk söylemlere sarılmayı tercih etmelerinin, bilgi üzerine kurulu ciddi bir politik ve ahlaki dayanak geliştirmek için sıkı bir çaba göstermek yerine hiçbir koşulda politik bir duruş olarak adlandırılmayacak bilgisiz ve kör kaale almama politikasına sarılmalarının gerekçesi olabilir mi?
Arapça kitapların İbraniceye çevrilmesine karşı yakın zaman önce geliştirilen son kampanyayı ele alın. Arapça literatürün İsrail'de tanınması oranında İsraillilerin bizleri bir halk olarak daha iyi anlayacaklarını, bizleri hayvanlar ya da insan-altı varlıklar olarak görmeyi bırakacaklarını düşünmek gayet makuldür. Fakat biz, meslektaşlarını düşmanla işbirliği yapmakla suçlamak adına zekâ özürlü ifadeler kullanan, meslektaşlarını İsrail'le "normalleşme" ilişkisi geliştirmek için kendine "yetki tanımakla" itham edebilen ciddi yazarların oluşturduğu açması bir manzarayla karşı karşıyayız. İlk defa Julien Benda'nın söylediği gibi, entelektüellerin demagojiye başvurarak kolektif öfkeye yatırım yapmak yerine ona karşı durmaları gerekmez mi? İbrani'ce bir çeviri nasıl olur da işbirlikçi bir eylem olarak değerlendirilebilir? Eserlerinin yabancı bir dile kazandırılması bir yazar için her zaman zaferdir. Her zaman ve her durumda. Bu, İsrail ordusu ve hava kuvvetleri Filistinlileri bir sinek sürüsü gibi öldürmeye devam ederken bile düşmanla ticari ve diplomatik ilişkilerini sürdüren çeşitli devletlerin ödlekçe "normalleşmeleri" ile karşılaştırıldığında, çok daha akıllıca ve çok daha faydalı değil mi? Arap literatürünün İbrani'ce çevirileri İsrail'in kültür yaşamına girmenin, bu yaşam içinde olumlu bir etki yaratmanın, insanların zihinlerini kanlı ihtiraslardan kurtarıp Arap olarak ötekileri akla yatkın bir şekilde anlamalarını sağlamanın bir yolu değil mi? Ve birde şu var: İsrailli yayıncıların çevirileri özellikle basmaları, İsrail'in barbarca Arap politikalarına karşı bir kültürel protestoya işaret ediyor.
Açıkladığım tüm bu karışıklıklar ve çelişkiler Arap dünyasında daha derinlerdeki bir bitkinliğin göstergeleri. Ahmakça hiçe sayam eylemlerini gerçek direnişle karıştırdığımız ve hiçbir şey bilmem üzerine kurulu ihmalin bir politik eylem olduğuna inandığımızda -ki gerçek bu değildir- ve Amerika'nın himayesini elde etmek ve dikkatini çekmek için onca patırtı gürültü çıkarıldığında ve şeref adına ne varsa ortaya döküldüğünde, tabii ki kendi şeref duygumuz ve özsaygımız beş paralık olacaktır. Ve liderlerimiz Amerika'nın dost mu yoksa düşman mı olduğuna bir türlü karar veremezken kim onların özsaygıdan yoksun olmadıklarını düşünebilir? Ölçülü bir davranışın ilke ve normlarına uygun bir politika yerine İsrail'e muhalefet adına kısır, aptalca dogmalara dayanan nafile hiçe sayma eylemlerine izin veriyor ve bir yandan da kapana sıkışmış Filistinli yurttaşlarımıza sadece hamasi nutuklar atıyor ve yurtseverlik formülleri öneriyoruz. Eylemlerimizi yönlendirmek hususunda hiçbir model bize yardımcı olamaz. Bugün Arap dünyası bayağılığın ve oportünizmin zirvesinde yaşıyor. Fakat, liderliğin hemen her cephedeki başarısızlığı da dikkate alındığında, neyin makul ve uygun olduğuna dair dürüst analizler ortaya koymak ve yön tayini için belirlemelerde bulunmak entelektüellerin görevi haline gelir. Entelektüellerin görevi yağcı ve itirazsız her şeyi onaylayan varlıklarıyla kraliyet ve başkanlık saraylarını ve dev şirketlerin toplantı odalarını süsleyen şakşakçı dalkavuklar korosunun bir parçası olmak değildir.
Neyi anlatmak istediğime dair somut bir örnek vererek yazımı bitireceğim. Normalleşme ile ilgili tüm gürültü patırtı arasında ürkütücü bir yokluk dikkatimi çekmişti: Belli başlı tüm Arap ülkeleri'nde yaşayan ve istisnasız her yerde durumları son derece kötü ola Filistinli mültecilerin halihazırdaki statüsü. Arap dünyasında Filistinlilerin bulunduğu her yerde, onlara oturma izni verilmesini engelleyen, çalışmalarını ve seyahat etmelerini yasaklayan, her ay polise kayıt olmalarını şart koşan vs kurallar ve yönetmelikler Filistinlilere kötü davranan sadece İsrail değil, Arap ülkeleri de öyle davranıyor. Şimdi, Filistinli mültecilerin maruz bırakıldıkları bu hiddet uyandırıcı muameleye karşı Arap entelektüelleri tarafından geliştirilen kalıcı bir kampanya varsa eğer siz söyleyin; bir tanesini bile ne işitir ne de görürsünüz. Gazze ve Batı Şeria'da dahi, pek çoğunun yaşadığı o dayanılmaz mülteci kampları için ne tür bir özür bulunabilir? Yerel muhaberat kuvvetlerinin onları taciz etmeye ve hayatı zorlaştırmaya ne hakları var? Ve bu hayal kırıklığı yaratan devlet davranışı karşısında neden hiçbir uzun süreli basın kampanyası yok? Neden mi? Çünkü normalizasyona ve İbrani'ce çevirilere dil uzatmak, kendilerine hiçbir zaman "normalleşemeyecekleri" çünkü bunun İsrail'in tasarımını hayata geçirmek anlamına geleceğin söylenen Filistinli mültecilerin Arap dünyasındaki kabul edilemez durumlarını işlemekten çok daha kolaydır (ve çok daha risksizdir). Ne maskaralık!
Temel değerlere ve dürüst bir tartışmaya geri dönmeliyiz. Bizi Yahudiler ve Araplar olarak rahatsız eden şeye karşı askeri bir çözüm olamaz. Bu gerçek, orduların yarım yüzyıldan fazla bir süredir yapamadıklarını başarma görevini akıl ve eğitimin gücüne vermektedir. İsrailli entelektüellerin kendi görevlerini yerine getirip getiremediklerine karar vermek bizim işimiz değildir. Bizi ilgilendiren Arap dünyasındaki söylem ve analizin sefaletidir. Bunun için, yurttaşlar olarak sorumluluk almalı ve öncelikle yazı ve konuşmalarımızı kargaşaya sürükleyen yavan klişelerden ve düşüncesizce ortaya atılmış formüllerden kendimizi kurtarmalıyız.
Al-Ahram, 17-23 Mayıs 2001