KÜRT POLİTİKASINDA YOL AYRIMI / Ali Bayramoğlu
Durum çelişkili ve karışık... Bir yandan demokratik uygulamaların, "Kürt sorununa demokratik yaklaşımının kazandığı ivme, örneğin Leyla Zana ve arkadaşlarının tahliyesi, siyasetçilerden merkez medyaya, soldan sağa kadar büyük bir memnuniyet uyandırıyor.
Öte yandan demokratikleşme hamlelerine rağmen, Kürt politikasında bu adımlara tersten karşılık oluşturacak şekilde doğan katı atmosfer, PKK'nın devamı olan Kongra-Gel'in çatışmalara yeniden başlama kararı alması, yeniden ölümlerin meydana gelmesi tepki doğruyor.
Görüntü şudur:
Kongra-Gel'den DEHAP'a çeşitli aktörleriyle "Kürt politikası, Kürt sorununu demokratikleşme, kimlik hakları arayışının dışına taşırmıştır". Bu sorunu açık bir şekilde, milliyetçi bir rüzgarla "PKK'nın, Kongra-Gel'in, hatta Öcalan'ın meşrulaşması, muhatap kabul edilmesi, devletle eşitlenmesi çizgisine sıkıştırmıştır".
Öylesine ki, bu konudaki aşırı özgüven, bir "tehdit ve savaş dili"ni tekrar devreye sokmuştur.
Nitekim Türk siyasal sisteminin meşru ve yasal bir partisinin, DEHAP'ın Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'ın, verdiği beyanatlardaki rahatlık, bu rahatlıkla sistemin ve yargının yasa dışı gördüğü bir örgütü meşru ilan etmesi, "Biz devlete ve Kongra-Gel'e eşit mesafedeyiz" diyebilmesi, bu politikanın ve Kürt taleplerinin tekel altında tutulmak istenmesinin açık göstergesidir.
"Şiddetin demokratik adımlarla ortadan kaldırılacağı tezlerini" bu örgüt, "Kongra-Gel", demokratik adımların hızlandığı bir anda silaha sarılarak "bizzat kendi eliyle imha etmeye, açığa düşürmeye çalışıyor".
Bu, kabul edilemez bir durumdur.
Ne Avrupa ne dünya ne Türkiye'deki demokratlar nezdinde hiçbir meşruiyeti yoktur.
"Kürtlerin yaşadıkları, sorunları ve talepleri başka bir şeydir", bir "örgütün milliyetçi bir hatta bu talepleri kullanarak kendi meşru temsilinin peşinde koşması başka bir şeydir".
Demokratikleşme adımları, ne denli eksik olursa olsun Kürtlerin üzerindeki açık ve sembolik baskıyı azaltmakta, AB üyeliği ihtimaliyle birlikte onlara Batı demokratik sistemine entegre olma şansı vermektedir.
Gelin görün ki, eski DEP milletvekillerinden, Kongra-Gel'in yeni başkanı Zübeyr Aydar, Yeni Şafak muhabiri Ali Akel'e verdiği mülakatta, "Silaha sarılma kararının Türkiye'nin AB sürecini olumsuz etkileyeceği bildiklerini, ama aksi halde PKK'nın tümüyle imha olabileceğini" söylüyor.
Kürt sorununu örgütün tanınmasına eşdeğer tutuyor. Başka bir deyişle örgütün varlığı, faaliyetleri, tanınma çabası ve Kürtler üzerine etkiliğinin Kürtlerin taleplerinden, demokratik açılımlardan daha önemli olduğunu, hatta AB sürecinin, demokratikleşmenin bu çerçevede bir araç olduğunu dışa vuruyor.
Bu gelişmeleri yerli yerine oturmak gerekir:
Gelişmeler, "ayrışma noktasına gelen örgüte Öcalan'ın yaptığı müdahalenin ve kontrolü ele geçirmesinin sonucu"dur. Amaç ise, "demokratikleşme hamlelerin Öcalan'ın bir gün serbest bırakılması ve PKK'nın oyundan düşmesine yönelik yarattığı tehdidin ortadan kaldırılması"dır.
Olan bu...
Peki bunlar nasıl olabiliyor?
Belki bu soru daha önemli...
Askeri bir hapishanede, tecrit altındaki bir kişi örgütü ve Kürt politikasının diğer ayaklarını nasıl yönetip, yönlendirebiliyor? Daha doğrusu Öcalan'ı kim yönlendiriyor, ona kimler imkan ve zemin hazırlıyor?
Mehmet Altan'ın Gazetem. Net yazısında sorduğu, "Kürt sorunu tutucuların son sığınağı olmasın?" sorusu önemlidir.
Ortada bir dizi garip gelişme var...
Örgütün bir süre önce yaptığı, "Tarikatçı AKP hükümeti devleti ele geçirmeye çalıyor" açıklaması ne anlam taşımaktadır? Kimin tezlerini, neden dile getirmektedir?
Yıllardır dağdaki PKK'lılara ilişmeyen, ancak son aylarda operasyonları hızlandırarak bu örgütü köşeye sıkıştıran, bir tür silaha iten politikanın zamanlamasında bir amaç var mıdır?
Varsayım belki "spekülatif'dir, ama yaşanan gelişmelerin akıl dişiliği karşında "effektif'tir.
Bugün itibariyle Kürt sorununun ve Kürtlerin önündeki en önemli mesele, Kürt politik alanının çoğulculaşması ve demokratikleşmesidir.
Zana'ların çıkışı ve yapacakları bu açıdan önemlidir.
Yeni Şafak, 15.06.2004