Reklam
Tekâmül

Hüseyin Cisri Efendinin Risâle-i Hamîdiyye İsimli Eseri

19. asırdan sonra sanayi devrimleri ile milletler birbirleri ile ticarî alışverişin yanı sıra kültürel alışverişlerde de bulunmuşlardır. Bununla beraber dini yaşantılar da iç içe girmiş, farklı dinî görüşlere mensup insanlar da aynı yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Tabi bu durum hak ve hakikatin ortaya çıkmasına bir yandan zemin hazırlamış, diğer yandan da reddiye metinlerini de gündeme getirmiştir.

1845 senesinde bugünkü Lübnan sınırları içerisinde Trabluşşam kentinde doğmuş Hüseyin Cisrî Efendi tam da söz edilen asır içerisinde bir makaleye rastlar ve olayı şöyle anlatır: “Avrupa gazetelerinden, bazı Şam gazetelerini tercüme ettiği Issac Taylor adında bir İngiliz âlimine ait bir makale okudum ki, bu makalenin sahibi, İslâm akâidi ile hıristiyan milletlerinin akâidini birbirine yaklaştırmak maksadıyla her iki tarafın da itikâdca birbirine çok benzemesi hususunda deliller getirmeye gayret ederek, aralarındaki ihtilafın asılda olmadığını ele almış ve başka bir makalesinde kendisinin Mısır’a giderek orada uzun zaman Müslümanlara karışıp onlarla beraber yaşayarak dini esaslarını öğrenmeye çalıştığı ve sonunda bu gerçeğe ulaştığını açıklamıştır.”

Evet, dinine yapılan haksız ithamlara karşı sessiz kalmayı kerih görmüş ve bir âlim portresine yakışır şekilde davranarak makaleler halinde reddiye yazmaya başlamıştır. Zaten Risale-i Hamîdiye’nin mukaddimesinde müellif “İşte bu zâtın (Issac Taylor) şu durumu İslâm’ın hakikatlerine dair Avrupalıların şüphelerini tamamen yok etmek maksadıyla bir kitap yazma lüzumunu bana hissettirmiştir” diyerek şuurunu ortaya koymuştur.

Kitabın asıl adı er-Risâletü’l-Ḥamîdiye fî ḥakīḳati’d-diyâneti’l-İslâmiye ve ḥaḳḳıyeti’ş-şerîʿati’l-Muḥammediye’dir. Kitabın Müslümanların temel akaid mevzuları hakkında bilgi vermek, İslâmî hakikatlerle ilmî gerçekler arasında bir tenâkuz bulunmadığını göstermek ve Avrupalılar’ın İslâm aleyhinde ileri sürdükleri iddiaları cevaplandırmak amacıyla kaleme alındığını söylemiştik.

Kitabın başlarında nübüvvet konusu ilmî ve fikrî zeminde inkâra mahâl vermeyecek şekilde ispat edilmiş. Daha sonra peygamberliğin lüzumu üzerine bahis yapılarak âhirinde İslam inancına dair muâmelât, ahlak, ibadât ve bazı tartışmalı konulara açıklık getirmiştir. Kitap içeriği açısında akaid ilmi olarak da okunmaya mümkündür. Bediüzzaman Said Nursi 19. Mektubu neşrederken bu kitaptan çokça istifade ettiğini “Tevrat, İncil ve Zebur’un ibareleri, Kur’ân gibi i’câzları olmadığından, hem mütemadiyen tercümeüstüne olduğundan, pek çok yabani kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış tevilleri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu surette, o kitaplarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ, Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur), kütüb-i sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasârâ ulemasına ispat ederek iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhur Hüseyin-i Cisrî (rahmetullahi aleyh), o kitaplardan yüz on delil, nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. Risale-i Hamîdiye’de yazmış, o risaleyi de Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse ona müracaat eder, görür.” (Mektubat 19. Mektup) sözleri ile dile getirmiştir.

Manastırlı İsmail Hakkı Arapça olan bu eseri dört cilt halinde Osmanlıcaya çevirmiş ve Anadolu topraklarında yaşayan Müslümanların istifadesine sunmuştur.

Kitabın son kısımlarında mündericât açıklayıcı bir şekilde sunulmuş ve konulara direk ulaşılabilmesi sağlanmıştır.

Reklam
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ